SON DAKİKA
Hava Durumu
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.

Başlangıç, ama neye?

Yazının Giriş Tarihi: 30.11.2021 11:55
Yazının Güncellenme Tarihi: 30.11.2021 11:55

Fen bilimlerinde iyiyiz. Bilim adamlarımız yurtiçinde ve yurtdışında başarıdan başarıya koşuyor. Çünkü temel bilimler üzerinde yükseliyorlar. Sosyal bilimlerden farklı olarak temel yasaları belirli.

Sosyal bilimlerde maalesef çok geri kaldık. Batı dünyası bu alanda fersah fersah ileride. Bunun temelinde Batını sömürgecilikle başlayan zenginleşmesi, doğudan farklı olarak şehirleşmenin sonradan başlaması, şehirlere verilen imtiyazlar, burjuvaların ve kent merkezlerinin oluşması…

Fen bilimlerinin yanı sıra sosyal bilimlerin oluşması. Martin Luther’in 1521’de kiliseye başkaldırması ve sonrasında baş gösteren din savaşları 1648 yılında sona erdi.

Katolik Kilisesi’nin fikri tahakkümü sona erdi.

Düşünsel gelişmeler “Aydınlanma” çağını getirdi.

Kapitalizm uç vermeye başladı. Filozoflar “Fransız Devrimi”ni yarattılar.

Fransız Devrimi, eğitimi kilisenin elinden aldı.

Tüccarların yönettiği Hollanda’da -ki o zaman Belçika ile tek ülkeydiler- felsefe gelişti.

Hariri’nin son kitabını Homo Deus’u yeni okudum.

İlk olarak 2016’da yayınlanan, bendenizin ise Eylül 2017 tarihli 9. baskısına sahip olduğu eseri değerlendirmeye geçmeden önce açıkça belirmeliyim ki;

Genelde çok yaygarası koparılan kitaplara ve yazarlara biraz soğuk bakıyorum.

Ama bir daha yeni kitabını çıkınca hemen okurum. Hariri, yeni emperyalizmin sözcülerinden biri.

Farklı bir tehlikeye dikkat çekiyor

***

Haçlı seferleri, Orta Doğu’da sona ererken İspanya’nın yanı sıra Balkanlardan yükselen güç Osmanlıları çıkarmak için düzenlendi.

Balkanlarda başarılı olamayan bu politika İspanya’da başarılı oldu.

Orta Doğu’da Haçlıların 220 sene kalmalarının sebebi, Selçuklu Devleti’nin güç kaybetmesi, bölgede çok sayıda ve birbiriyle çatışan beyliklerin olmasıydı.

İkinci sınıf insan muamelesine tutulan 1031 yılında Berberilerin isyanıyla yıkılan İspanya’daki Emevi devletinin yerini çok sayıda birbirleriyle savaşan, bunun için İspanya’daki küçük Hristiyan krallarıyla iş birliği yapan ve Tevaifiü-ül Mülk denen beylikler yer aldı.

Katolik Kilisesinin gayretleriyle İspanya’daki Hristiyan krallıkları birleştiler. Aragon Kralı Ferdinand ve Kastilya Kraliçesi Elizabeth’in evlenmesiyle İspanya tek devlet oldu.

2 Ocak 1492 tarihinde Gırnata’nın teslim olmasıyla son Müslüman devlet yıkılmış oldu.

İspanya, Katolikliğin savunucusu ve kılıcı olmayı Fransa’dan aldı. Doğal olarak bir İslam devleti olan Osmanlılarla savaşmayı, farklı Hristiyan mezhepleri yok etmeyi görev bildi. Amerika kıtasından akan para belki de dünyanın en zengin ülkesi konumuna getirdi. Osmanlılardan daha güçlü bir donanma inşa etti ama İngiltere ve Hollanda’yla baş edemedi.

Niye diye sorabilirsin, Onun da cevabı 1580’lerde Venedik’in İstanbul elçisinin raporunda yazılı “Osmanlı Devleti isterse dünyanın en büyük donanmasını inşa edebilir ama yürütemez. Çünkü ticaret filosu yok”.

O dönemde ticaret gemileri ve savaş gemileri arasında pek fark yoktu. Ticaret gemileri rahatça savaş gemisi oluyordu. Üstelik tayfaları hazırdı.

Osmanlı’da (ve İspanya’da) ticaret filosu rakipleri kadar yoktu. Yoktu çünkü servet güvencesi yoktu, hukuk yoktu. İspanya’nın zenginliği onu sanayi devrimine taşıyamadı. Katolik Kilisesinin savunuculuğu onu sadece asker devlet yaptı. Ticaret ve imalat küçük görüldü. Müslümanların ve Yahudilerin sürülmesi de ticaret ve el sanatlarında gerilemeye yol açtı. İspanya’da Hukuk ve doğal olarak hukuk yoktu. Kilise düşünceye hakimdi. Farklı düşünmenin sonu ölümle bitebilirdi.

***

Bugün Belçika ve Hollanda’nın yer aldığı alçak ülkeler (Pays Bas) topraklarını denizden kazandılar. Dönemin ressamlarının resimlerinde yükselen denize, taşan nehirlere karşı yapılan setlerin yükseltilmesinde çalışan yerel lortlar da resmedilmiştir. Zira sel, unvan dinlemiyordu, herkesi boğup geçiyordu. Hukuksuz ticaret gelişemez.  Ticaret ve hukuk beraber ilerledi. Bu ülkeler Katoliklikten kurtulup Protestan olunca nispi özgürlükte geldi. Erasmus (1466-1566), (Spinoza 1622-1677) ve Descartes (1596-1650) gibi filozoflar özgür düşüncenin ve bilim felsefesinin temellerini attılar.

Descartes (1596-1650) Modern Filozofinin Babası unvanını almıştır ve kendisini takip eden Batı felsefesi çoğunlukla onun günümüzde hala çalışılan yazılarına cevap niteliğindedir. Özellikle “İlk Felsefe Üzerine Düşünceler” hala çoğu üniversitenin felsefe bölümünde standart bir kaynak olarak kabul edilir. Descartes’ın matematiğe katkısı da aynı derecede belirgindir; uzaydaki bir noktayı bir numaralar seti olarak işaretleyebilmeyi ve cebirsel denklemleri iki boyutlu koordinat sisteminde geometrik şekiller olarak göstermeyi (ve tam tersini) sağlayan Kartezyen koordinat sistemi, ismini Descartes’tan alır. Cebir ve geometri arasında bir köprü olan, sonsuz küçükler hesabı ve analizi için elzem olan, analitik geometrinin de temellerini Descartes atmıştır. Yine kendi ismini taşıyan Kartezyen düalizm, zihin ve bedenin töz itibarıyla ayrı olduğu felsefi düşüncesidir. Bir deha örneği olarak tanımlanan Descartes aynı zamanda bilimsel devrimdeki anahtar kişilerden biridir.

Descartes, Hollanda’daki Nassau’lu Maurice komutasında olan Breda Ordusu’na katıldı. Burada Simon Stevin ile askeri mühendislik çalıştı ve ileri matematik bilgisini burada geliştirdi. Dordrecht kurucusu Isaac Beeckman ile tanıştı. Beeckman zor bir matematik sorusunun çözümünü Descartes’ın bulmasından çok etkilendi ve ikisi de fizik ve matematiği birbirine bağlayan bir metodun geliştirilmesi gerektiği konusunda hemfikir oldular.

 Descartes ayrıca gerçeklerin birbiriyle bağlantılı olduğunu açıkça gördü, yani temel bir doğru bulmak ve mantık ile ilerlemek tüm bilimlerin yolunu açacaktı. Bu temel gerçeği Descartes kısa süre sonra buldu “düşünüyorum” ve “öyleyse varım”.

***

Osmanlının yükseliş öneminde ismini duyduğumuz ulemanın fen bilimlerini bildiklerini yazdıklarını biliyor musunuz? O zamanın bilginleri Ahmedi, Molla Fenari, Akşemsettin, Kastamonulu Şirvani, Kadızade Rumi…

Her alanda bilgi sahibiydiler.

Ahmedi, Molla Fenari, Akşemseddin dönemin tabipleri yani doktorlarıydılar. Üstelik kitap yazmışlardır (www.belgeseltarih.com, Osmanlının Kuruluş Yıllarında Bursa’da Sağlık).

Medreselerden fen bilimleri kovulduktan sonraki aşama ise maalesef ulema çocuklarına tahsil yapmadan “Beşik uleması” unvanı verildikten sonra maalesef ulemanın ekseriyeti değişime ve yeniliklere karşı çıktı.

Ulema ve ordu iş birliği padişahları etkisiz hale getirdi. 6 padişah İstanbul’u terk etti ve Edirne’de yaşadı, herhalde havası güzel olduğu için değildi.

Padişah II. Selim döneminde reformcu ve karşıtı ulema arasındaki mücadele, Kabakçı Mustafa isyanıyla reform karşıtları padişahı tahtan indirmiştir. Olaylar, sabık padişahın ölümüyle sonuçlanmıştır.

II. Mahmut, padişah olabilmesi için ulemanın etkisiz hale getirilmesi gerektiğini gördü ve fırsat eline geçince orduyu ortadan kaldırdı. 1822’de idam edilen ve ülkeyi bir diktatör gibi yöneten Halet Efendi, Yeniçeri ocağının kaldırılması üzerine yapılan bir mütalaa üzerine söylediği şu sözler dikkat çekicidir. Halet Efendi, “Ocağı kaldırırsak (padişahı kast ederek) o zaman biz bu aslanı neyle zapt edeceğiz” demiştir (Osmanlıdan Günümüze Eşkıyalık ve Terör, Devlet İçinde İktidar Mücadelesinin Bir Unsuru Olarak Eşkıyalık ve Ayrılıkçı Hareketler, s, 10). Gerçi bu da Osmanlı İmparatorluğu’nun sonuna giden yolu açmış oldu.

Ordu ve ulemanın isyanlarda “Şeriat isteriz” talebi günümüzde anladığımız “Şeri” düzen değildir. “Eski usül devam etsin” talebidir.

Bilinenin aksine Padişah ve sonra halife-padişahların şeriata uyma mecburiyeti yoktu. Padişahların “kanuna ve şeriata” uyma mecburiyeti İttihat ve Terakki tarafından 1912 yılında anayasaya eklenmiştir.

Fen bilimleri medreselerden uzaklaştıktan sonra ulema “Nakilci” oldu. Yani, yeni yorum getirmek yerine “Falanca şöyle dedi, filanca böyle dedi”.

Osmanlı İmparatorluğu’nda Müslüman halk için en büyük okullaşma Sultan Abdülhamit döneminde olmuştur. Fen ve tıp alanında büyük ilerlemeler kaydedilmiştir.

Aynı şeyi “Sosyal bilimler” için söylemek maalesef mümkün değil. Zira, okullaşma Sultan Abdülhamit döneminde “Okumak serbest ama düşünmek yasaktı”. Paris’e sosyal bilimler okumağa gidenler yeni söylemler geliştiremediler.

***

Cumhuriyet’in ilanından sonra yapılan atılım milli şef döneminde sona erdi. Aksine güya demokratik rejime geçtiğimiz 1946 yılında Sosyolog Behice Boran, Niyazi Berkes ve ilk eşi Mediha Esenel, Pertev Naili Boratav, Azra Erhat ve Muzaffer Şerif “solcu” oldukları gerekçesiyle üniversiteden uzaklaştırıldılar.

Niyazi Berkes ve Mediha Esenel önce Kanada’ya gitti. Ardından akademisyenliğe İngiltere’de devam etti. Pertev Naili Boratav, akademik çalışmalarını ABD, Fransa ve Almanya’da sürdürdü.

“Sosyal Psikoloji”nin kurucularından olan Muzaffer Şerif, 1944 yılında sıkıyönetim mahkemesi tarafından 27 yıl hapse mahkûm edildi. ABD’nin baskısıyla 40 gün tutuklu kaldıktan sonra “Ülkeyi terk etmesi şartıyla” serbest bırakıldı. ABD’ye gitti. 1947 yılında ülkeye ve üniversiteye dönme isteği eşi yabancı olduğu gerekçesiyle reddedildi.

1988 yılında ABD’de vefat etti.

“Tek şef” döneminde Marko Paşa Dergisi’ni çıkaranlardan Aziz Nesin süründürüldü. Dergiye maddi destek sağlayan Sabahattin Ali öldürüldü. Rejim yazarlara bu şekilde gözdağı verdi.

12 Eylül 1980 ihtilalinden sonra benzer bir olay daha yaşadık ODTÜ’den “solcu-komünist” diye atılan öğretim görevlilerini ABD üniversiteleri ve Suudi Arabistan’daki Riyad Teknik Üniversitesi kadrolarına aldılar.

Demokrat Parti dönemi de CHP dönemini aratmadı. Üstelik “Soğuk savaş” dönemi başlamıştı ve her iki partide Amerikancılıkta birbirinden pek farklı değildi.

ABD ve NATO’ya hizmet eden iktidarlar üniversiteleri “Terbiye”ye devam ettiler. 12 Mart ve 12 Eylül’de çok sayıda öğretim üyesi üniversitelerden atıldı, yargılandı. 12 Eylül’den sonra YÖK kuruldu, yine Amerika karşıtı, özgür düşünceli insanlar üniversitelerden atıldı. Son on yılda üniversiteler FETÖ’cülere teslim edildi. Şimdiyse bilim adamları değil tarikatçılar etkin. 300 üniversitemiz oldu, ama çoğu yüksek lise oldu.

Bu ortanda farklı düşüncenin doğması mümkün değildi. Amerikancı olmamak, kapitalizmi savunmamak, ABD ve NATO öğretileri dışında yeni tezler öne sürmek mümkün değildi, süründürülüyordu. Farklı düşünenler üniversiteden atılması yeterince öğretici olmuştu. Üniversitedeki sosyal bilimciler de bu yüzden nakilci olmayı tercih ettiler. Solcu akademisyenler de “sosyalist” tezlerin nakilcisi oldular. 

***

Sade onlar mı?

Tüm aydınlarımız Avrupa şablonlarını alıp bize uyarladılar. Osmanlı düzenini Avrupa kalıplarıyla değerlendirdiler. İdris Küçükömer, Yalçın Küçük, İsmail Beşikçi, Demirtaş Ceyhun gibi farklı tezleri öne sürenler dışlandılar. Tezleri tartışılmadı, görmezden gelindiler veya hapse atıldılar.

Günümüzde Dünya Bankası başta olmak üzere dev finans kuruluşları, ulus üstü şirketler sosyolog, antropolog, sosyal antropolog, psikolog istihdam ediyorlar. Kapitalist ülkeler sosyal bilimlerde bize göre fersah fersah ilerideler.

Toplumun nabzını ölçen bu güçler, insanların dedikodu, gösteriş, teşhir duygularını bildikleri için artarda Facebook, Instagram, twitter, Whatsap gibi sosyal ağları yarattılar ve bunlarla insanları kontrol ediyorlar. Bunların hepsinin ABD menşeli olduğunu biliyor musunuz? Sade bunlar mı? Dünyadaki porno sitelerinde ?’ı ABD’de kurulmuştur.

Yandaş, ortada ve muhalif TV kanallarında her gün izlediğiniz “Evlilik Programları”, “Yemek Programları”, “Gelinim Olur musun”, “Temizlik” ve benzer bilumum programlar nereden kopya sanıyorsunuz. Aralarında hiç fark olmaması dikkatinizi çekmiyor mu?

Yediden yetmişe beğeniyle izlediğimiz Acun Medya programlarını kimden alıyor sanıyorsunuz tabi ki ABD’den.

“Kader böyle istedi” diye bir şarkı vardı. “Amerika böyle istedi” uşakları önce “Köy Enstitüleri” ve “Halkevleri”ni kapattılar. 1965’te ülkenin yüzde 90’ı tarımdan geçinirken orta okullarda tarım dersi kaldırıldı. 12 Mart 1971’den sonra sırasıyla Astronomi, sosyoloji, felsefe ve psikoloji dersleri kaldırıldı. Neredeyse İslam’ın ilk şartını “Amerika’ya itaat” şekline getirdiler.

12 Eylül 1980 darbesinden sonra ünlü İhsan Doğramacı, YÖK reformuyla DMMA’ları (Devlet Mühendislik ve Mimarlık Akademileri) üniversitelere kattı. Ve bu okullarda sanat okulu mezunlarının okuyup mühendis olmaları engellendi. Daha sonra sanat okullarının orta bölümleri kapatıldı. Bu okullardan mezun olanların sanayici ve akademisyen olmasını engelledi. Çin ne yaptı derseniz? Çin, 1980’lerin başında sanayideki yetenekli ustaları mühendislik fakültelerinde okuttu.

Son yıllarda yapılan reformlarla Anadolu Liseleri ve köklü liseler yol edildi.

Sayısız üniversite açıldı. Bölüm sayısı artınca sosyal bilimlere artık puanı çok düşük öğrenciler girip okuyorlar.

Zaten sosyal bilimlerde sınıfta kalmıştık şimdi seviye yerlerde…

Fenden sınıfı geçersin geçmesine de…

Eğer nakilci değil, akılcı olamazsak sanayileşmenin ve teknolojinin felsefesini yapamazsın. Sadece uygulamacı olursun.

Uygulamacı olursun ama sadece sana izin verildiği kadar uygulayıcı olursun.

***

Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra emperyalizmin yeni çehresi olan Globalizmin, sosyal devlete, sendikalara, sosyal demokrat ve sosyalistlere, özgür basına ve aileye ihtiyacı kalmadı.

Avrupa solu sahayı ilk terk eden oldu. İskandinav ülkelerinde uygulanan sosyal devlet modeli ölüme terk edildi.

14 Mayıs 1955 tarihinde kurulan Varşova paktı dağılırken, 4 Nisan 1949’da kurulan NATO dağılmadı, aksine üye sayısını arttırdı. 15 üyeli NATO, günümüzde 30 üyeli…

1 Temmuz 1991’de Varşova Paktı dağıldı.  NATO 1992 yılında yeni konseptini belirledi, “dini fundemantalizm” yani “İslam”

Sonra “İkiz kuleler” ve Afganistan’ın işgali…

Kendine özgü bir ekonomi modeli yaratmış olan Yugoslavya kanlı bir iç savaşla parçalandı. Özgür basın ise “İliştirilmiş” gazetecilerle özgür basın yol edildi. Ulus üstü şirketler dünyanın kanını engelsiz emmeğe başladılar.

Özellikle “ulus üstü şirket” diyorum, “çuş” demek kulağa hoş gelebilir ama çok uluslu adı yanıltıcı oluyor. Sanki çok ortaklı şirket gibi ama bu şirketleri dünyada 15-20 aile kontrol ediyor.

Globalizm gözünü dine de dikti. “Dinler arası diyalog” söyleminin ardından “İbrahimi Din” çıktı. Kısaca tek bir din önerdiler. İşin felsefesi yapıldıktan sonra dünyanın her tarafında örgütlenmiş tek kilise olan “Katolik Kilisesi” hedef alındı.

Geçmişi yeterince kirli olan, bilimsel gelişmelere sürekli savaş açmış ve “Oğlancı papazlara” sessiz kalmış Katolik Kilisesi ve temsilcisi olan papalık makamına savaş açıldı. Sovyetler birliğine karşı koçbaşı olarak kullanılan, kilisenin Polonya’daki etkisini kullanan, bunun için Polonyalı papa seçen Katolik Kilisesi, üstüne düşen görevi başarıyla yerine getirdi. Önce Polonya Sovyetlerden koptu…

ABD-NATO bu dönemde “Yeşil Kuşak” projesiyle İslam’ı da kullandı. Tarikatlar yoluyla yetiştirdikleri “Cihadçılar” Sovyetleri Afganistan bataklığında boğdular. Günümüzde bazen kendileri kullanıyorlar, çoğu zaman da bu cihatçılar gönüllü olarak onların istediklerini yapıyorlar.

Ülkemizde Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bu kadar güçlendirilmesi, imamların maaşa bağlanmasını NATO’nun soğuk savaş politikalarından bağımsız düşünemeyiz.

1964 doğumlu Phillips Exeter Akademisi mezunu ve Mason olduğunu açıklayan Dan Brown ortaya çıktı. Ve çok zeki insanlar tarafından yazıldığı belli olan “Melekler ve Şeytanlar”, Da Vinci Şifresi, Kayıp Sembol, cehennem” ve 2017 yılında basılan “Başlangıç”.

Dan Brown, güzel ve anlamlı bir isim seçmiş:

Başlangıç.

Simgesel bir isim, başlangıç ama niye başlangıç.

Daha önceki kitaplarında papalık makamının savunucusu olan tarikatlara hücum eden Brown, bu defa İspanya’yı hedef almıştır. Kitabın kahramanları eşini bir terör saldırısında kaybetmiş ve intikam peşinde koşan dindar bir amiral, yaşlı bir kral, krala aşık bir piskopos, kısır bir kadınla nişanlı veliaht prens. Bu prensle İspanya Krallığı son bulacaktır. Böylece Katolik Kilisesi ve papalık büyük bir darbe alacaktır.

Sadece bu varsayım olsa amenna. Brown, insanlığı yönetecek müthiş bir yapay beyin tasarlamaktadır. Bunların bazıları şahsa özel olacak ve hayatınız yönlendirecektir. Yeri geldiğinde hayatınızı da “kendine uygun gördüğü şekilde sonlandıracaktır”.

Öyle ya, kanser ve benzeri gibi şifasız dertlerden acı çekerek niye yaşayasınız ki?

Kalıtsal, kronik hastalıklar, Parkinson, alzeheimer ve benzeri hastalıkları olan insanlar, çok yaşlılar yapay zekanın yönettiği dünyada olmayacaklar.

Evet, seçim sizin. Bir yanda Haririnin “Hümanizma” dini, diğer yandan yarı robotik insanların yaşadığı ve yapay zekanın yönettiği bir dünya…

Bu arada Çin bilim adamları “DNA ve GEN”lerle oynayıp biyonik insan yapma peşindeler.

Bilim ve Teknolojide geri kalırsan bu iki dünyadan birini de değil, sana sunulanı kabul etmek zorunda kalırsın.

 

KAYNAKÇA

-Brown, Dan, başlangıç, İstanbul-2017

-Hariri, Homo Deus, İstanbul-2016

-Osmanlıdan Günümüze Eşkıyalık ve Terör, Samsun-2017

-Peker, Ekrem Hayri, Osmanlının Kuruluş Döneminde Bursa’da Sağlık, www.belgeseltarih.com

 

 

 

Yorum Ekle
Gönderilen yorumların küfür, hakaret ve suç unsuru içermemesi gerektiğini okurlarımıza önemle hatırlatırız!
Yorumlar
Yükleniyor..