Yenilik hareketleri her zaman hemen netice vermez.
Kuluçka ve yetişme zamanı ister. İşte Üçüncü Selim ve İkinci Mahmut döneminde ve sonrasında artık hantal devlet anlayışıyla Türkiye’de işlerin yolunda gitmeyeceği anlaşılmıştı.
Yenileşme hareketleri başladı. Orduya dayalı devlet olması dolayısıyla da Türkiye’de yenileşme hareketleri eskiyi kaldırıp yeniyi kurma üzerine kuruldu. Nizam-ı Cedid yapılanması böyle ortaya çıktı. Türk Hakanı İkinci Abdülhamit’in göreve gelişinin hemen ardından yaşanan, Türk Devletinin doğuda ve batıda belini kıran 93 Harbinden sonra bir türlü toparlanamadık.
Avrupalı seyyahlar ve görevli askerlerin hatıratları mamuriyetten uzak mahrumiyete mahkum Rumelideki Türkiye’den bahseder. 1835 yılında şehir merkezlerinden hemen sonra boş tarlalar ve günü geçiren insanlardan bahsedilir. Ürettiğinin kendi ihtiyacı olan fazlasına el konulacağını düşünen gerek Müslümanlar ve gerekse reaya üretim yapmaz. Taşınabilir altın ve mücevherat en iyi yatırımdır.
Bu günlerde kapalı gruplarda insanlar çevrim içi (zoom) toplantıları yapıyorlar. Bunların çoğu arkadaşlar arasında irtibatı koparmayalım toplantıları!
Ama özünde sanki “müdafaa-ı hukuk” şubeleri. Katıldığım toplantılarda kimi Kıbrıs üzerine yoğunlaşıyor, kimi Balkanlara, Türkistan yada Türkeli’ne yoğunlaşıyor. Buralarda güzel konular ele alınıyor. Zülfüyare dokunmak endişesi ile Türkiye’deki meselelere pek giren yok!
Böyle bir toplantı geçen hafta yapıldı.
Konu; 8 Ekim 1912’de Karadağ’ın Türk Devletine savaş açması ile başlayan ve kısa sürede Rumeli’nin kaybı ile sonuçlanan Balkan Harbi idi.
Gerçekten de o dönem;
Siyaseti okuyamadığımız, askeri hazırlığımızı yapamadığımız, orduya siyasetin girdiği, savaş öncesi deneyimli yüzyirmibin askerin terhis edildiği bir savaşın içinde bulduk kendimizi. Oysa savaşın diğer ülkeleri Karadağ, Sırbistan, Yunanistan ve Bulgaristan bu savaşa hazırdılar. Rusya bu devletlerin tam arkasındaydı. Biz hala eski uşaklar muamelesi yaparken onlar Türk Devletinin iki katı ordu çıkarmışlardı. Ayrıca komita örgütlenmesine de gitmişlerdi. Silah ve sıhhıye bakımından güçlüydük. İşte bizim silahlarımız ve sıhhıyemiz ile savaşı kazandılar.
Alman subayları aracılığıyla Bulgarların, “günü gününe Türk ordusunun harekâtından haberdar” olduğunu Mustafa Kemal’in Sofya Askeri Ataşesi olduğu dönemde yazdığı raporlardan öğreniyoruz.
Balkan bozgunu sonucunda Meriç’in doğusuna geçen Türklerle belki ilk defa payitahtta Müslümanların nüfusu yüzde 75’e ulaştı. Onların kaybedecek vatanımız kalmadı direnci ile Büyük Savaş’ta direndik. İstanbul’da başlayan ve bütün vatana yayılan Türkçülük hareketlerinin kıvılcımı bu savaş sırasında yandı. İstiklal Harbimizin mücadele ve direnç temellerinde de bozgundan çıkarılan dersler, içten içe yanan “vatan kaybetmenin acısı” yatar.
Biz bu kayıpla büyük mübadele öncesi Bulgarlarla nüfüs değişimine gittik. “Eski bir başkent olan Edirne, Balkan devletlerinin kendi aralarındaki kavgayı fırsata çevirenlerin sayesinde elde kaldı. Hemen Uzunköprü’nün karşısında yer alan kısa süre de olsa hükümet merkezi olan Dimetoka’yı da Büyük Savaş’ta “yanımızda yer alsın” diye Bulgarlara verdiğimizi düşünürsek bugünkü batı sınırımız Büyük Savaş öncesi sınırımızdır.
Selanik’i kaybettiğimiz, Manastır’ı kaybettiğimiz Balkan Harbinden sonra Sofya’ya ataşe olarak giden Mustafa Kemal’in raporları, Balkan Harbinin Türkler tarafından hazmedilemediğini gösterir. Bulgarların Makedonya’yı Bulgar vatanı olarak görmeleri ama buranın Yunanlılar ve Sırplar tarafından zapt edilmesini, Romanya’nın Dobrucayı ele geçirmesini hazmedemediğinden bahisle; Bulgarların bu üç devlete karşı desteklenmesini savaş çıkması durumunda da Bulgaristan’a müdahale edilebileceğini söyler.
Unutulmamalıdır ki bugünkü yarım porsiyon Batı Trakya, o gün kuzeyi de içeren ve Bulgar devleti sınırları içinde yer alan daha büyük yerdir.
Acılar hatırlanmasın, dün ağlayan anaların bugünkü kıymeti kendinden evlatları için ağlamasın muhabbeti ile unutulan vatan.
Dün hazmedilemeyen vatan kaybetmenin acısının hazmedilmesini hazmedemiyorum. Hiç mi mezarınız kalmadı. Adı müzesi yada kilisesi olsa da eski cami hazirelerinde hiç mi mezarınız yok. Hiç mi hatıranız yok. Kişisel ikbal için hamaset kokan yada barış güvercini pozuna bürünenler sessiz kalacaklar biliyorum.
Kovuldukları vatanlarının bugünkü sahiplerinden alacakları “passport” için kuyruğa girenlere bu kez rahmetli İlber Ortaylı cevap versin.
“Balkan Savaşlarını Türkiye hazmedememiştir. Hatta Atatürk’ün okuduğu kitaplara düştüğü bazı yerler için ‘tekrar dönecektir’ notu düşmüştür. Ama asıl olan memoriyal hatıra oluşturamadılar ya da oluşturmadılar” ifadesini kullanır.
Durum budur.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Abdullah ULUYURT
Hazmedemediğimiz bir kayıp!
Yenilik hareketleri her zaman hemen netice vermez.
Kuluçka ve yetişme zamanı ister. İşte Üçüncü Selim ve İkinci Mahmut döneminde ve sonrasında artık hantal devlet anlayışıyla Türkiye’de işlerin yolunda gitmeyeceği anlaşılmıştı.
Yenileşme hareketleri başladı. Orduya dayalı devlet olması dolayısıyla da Türkiye’de yenileşme hareketleri eskiyi kaldırıp yeniyi kurma üzerine kuruldu. Nizam-ı Cedid yapılanması böyle ortaya çıktı. Türk Hakanı İkinci Abdülhamit’in göreve gelişinin hemen ardından yaşanan, Türk Devletinin doğuda ve batıda belini kıran 93 Harbinden sonra bir türlü toparlanamadık.
Avrupalı seyyahlar ve görevli askerlerin hatıratları mamuriyetten uzak mahrumiyete mahkum Rumelideki Türkiye’den bahseder. 1835 yılında şehir merkezlerinden hemen sonra boş tarlalar ve günü geçiren insanlardan bahsedilir. Ürettiğinin kendi ihtiyacı olan fazlasına el konulacağını düşünen gerek Müslümanlar ve gerekse reaya üretim yapmaz. Taşınabilir altın ve mücevherat en iyi yatırımdır.
Bu günlerde kapalı gruplarda insanlar çevrim içi (zoom) toplantıları yapıyorlar. Bunların çoğu arkadaşlar arasında irtibatı koparmayalım toplantıları!
Ama özünde sanki “müdafaa-ı hukuk” şubeleri. Katıldığım toplantılarda kimi Kıbrıs üzerine yoğunlaşıyor, kimi Balkanlara, Türkistan yada Türkeli’ne yoğunlaşıyor. Buralarda güzel konular ele alınıyor. Zülfüyare dokunmak endişesi ile Türkiye’deki meselelere pek giren yok!
Böyle bir toplantı geçen hafta yapıldı.
Konu; 8 Ekim 1912’de Karadağ’ın Türk Devletine savaş açması ile başlayan ve kısa sürede Rumeli’nin kaybı ile sonuçlanan Balkan Harbi idi.
Gerçekten de o dönem;
Siyaseti okuyamadığımız, askeri hazırlığımızı yapamadığımız, orduya siyasetin girdiği, savaş öncesi deneyimli yüzyirmibin askerin terhis edildiği bir savaşın içinde bulduk kendimizi. Oysa savaşın diğer ülkeleri Karadağ, Sırbistan, Yunanistan ve Bulgaristan bu savaşa hazırdılar. Rusya bu devletlerin tam arkasındaydı. Biz hala eski uşaklar muamelesi yaparken onlar Türk Devletinin iki katı ordu çıkarmışlardı. Ayrıca komita örgütlenmesine de gitmişlerdi. Silah ve sıhhıye bakımından güçlüydük. İşte bizim silahlarımız ve sıhhıyemiz ile savaşı kazandılar.
Alman subayları aracılığıyla Bulgarların, “günü gününe Türk ordusunun harekâtından haberdar” olduğunu Mustafa Kemal’in Sofya Askeri Ataşesi olduğu dönemde yazdığı raporlardan öğreniyoruz.
Balkan bozgunu sonucunda Meriç’in doğusuna geçen Türklerle belki ilk defa payitahtta Müslümanların nüfusu yüzde 75’e ulaştı. Onların kaybedecek vatanımız kalmadı direnci ile Büyük Savaş’ta direndik. İstanbul’da başlayan ve bütün vatana yayılan Türkçülük hareketlerinin kıvılcımı bu savaş sırasında yandı. İstiklal Harbimizin mücadele ve direnç temellerinde de bozgundan çıkarılan dersler, içten içe yanan “vatan kaybetmenin acısı” yatar.
Biz bu kayıpla büyük mübadele öncesi Bulgarlarla nüfüs değişimine gittik. “Eski bir başkent olan Edirne, Balkan devletlerinin kendi aralarındaki kavgayı fırsata çevirenlerin sayesinde elde kaldı. Hemen Uzunköprü’nün karşısında yer alan kısa süre de olsa hükümet merkezi olan Dimetoka’yı da Büyük Savaş’ta “yanımızda yer alsın” diye Bulgarlara verdiğimizi düşünürsek bugünkü batı sınırımız Büyük Savaş öncesi sınırımızdır.
Selanik’i kaybettiğimiz, Manastır’ı kaybettiğimiz Balkan Harbinden sonra Sofya’ya ataşe olarak giden Mustafa Kemal’in raporları, Balkan Harbinin Türkler tarafından hazmedilemediğini gösterir. Bulgarların Makedonya’yı Bulgar vatanı olarak görmeleri ama buranın Yunanlılar ve Sırplar tarafından zapt edilmesini, Romanya’nın Dobrucayı ele geçirmesini hazmedemediğinden bahisle; Bulgarların bu üç devlete karşı desteklenmesini savaş çıkması durumunda da Bulgaristan’a müdahale edilebileceğini söyler.
Unutulmamalıdır ki bugünkü yarım porsiyon Batı Trakya, o gün kuzeyi de içeren ve Bulgar devleti sınırları içinde yer alan daha büyük yerdir.
Acılar hatırlanmasın, dün ağlayan anaların bugünkü kıymeti kendinden evlatları için ağlamasın muhabbeti ile unutulan vatan.
Dün hazmedilemeyen vatan kaybetmenin acısının hazmedilmesini hazmedemiyorum. Hiç mi mezarınız kalmadı. Adı müzesi yada kilisesi olsa da eski cami hazirelerinde hiç mi mezarınız yok. Hiç mi hatıranız yok. Kişisel ikbal için hamaset kokan yada barış güvercini pozuna bürünenler sessiz kalacaklar biliyorum.
Kovuldukları vatanlarının bugünkü sahiplerinden alacakları “passport” için kuyruğa girenlere bu kez rahmetli İlber Ortaylı cevap versin.
“Balkan Savaşlarını Türkiye hazmedememiştir. Hatta Atatürk’ün okuduğu kitaplara düştüğü bazı yerler için ‘tekrar dönecektir’ notu düşmüştür. Ama asıl olan memoriyal hatıra oluşturamadılar ya da oluşturmadılar” ifadesini kullanır.
Durum budur.