İlkokula giderken hem bana hem kardeşime birer deste siyah kurşun kalem alınırdı. Onunkiler kırmızı, benimkiler mavi. Ayrıca ikişer adet de kırmızı kurşun kalem alınırdı. Kalemtıraş da vardı ama evde dururdu. Annem kalemtıraşla kalemlerimizi açardı. İki siyah, bir kırmızı kalemle okula giderdik.
Kendisi dülger (ahşap ustası) olan babam, kurşun kalemlerimizi kalemtıraştan daha iyi açtığını söylerdi. Kullandığı avadanlık ise ya küçük bir çakı, ya onikilik iskarpile ya da rende olurdu. Kalemler elimize gelmesinceye kadar kullanılırdı. Sonra babam onları alır ağaç çizmede kullanmaya devam ederdi. Serçe parmağın yarısı büyüklüğünde kalıncaya kadar kullanılırdı. Hatta onları da pergelde kullanırdık. Herkesin fakir ve mutlu olduğu o günlerde yokluk ve tasarruf vardı.
Aslında kurşun kalem zararlı kurşun içermez. Kurşun kalem İngiltere’de koyunları işaretlemede ilk kez kullanılan karbon grafitin dayanıklılığı artıran kille karışımının ahşapla kaplanması ile ortaya çıktı. İz bırakmaya yarar o kadar. Bir de onun tamamlayıcısı silgi vardı. Kauçuk esaslıydı. Amaç kâğıda zarar vermeden kara lekeyi yok etmek.
Okul yıllarımızda kalemi yere düşürmemek en önemli meseleydi. Yere düşerse hem ucu hem de içi kırılırdı. Silgi ise kauçuk olduğu için çoğunlukla yere düştüğünde ses çıkarmadığı için unutur kaybederdik. Silgiyi muhafaza etmenin çaresi ise ortasından açılan deliğe geçirilen iple bir kolye misali boyna asılmasıydı. Ama annem bunu hiç sevmezdi. Koyun çanına benzetirdi. Tek soruyla işi bitirirdi:
“Kasabalı mısınız?”
İşte kurşun kalem ve silgi buydu. Sonra çeşitlendi, pahalandı, kırmızı ve mavi seçenekleri dışında da renler oluştu. Silgi de öyle. Kalemlerin arkasına küçük silgiler yerleştirildi. İz bırakmayan silgiler oluştu. Herkesin zengin ve mutsuz olduğu, varlık ve tisraf günlerine geldik.
Hakikaten kurşun ve kalem nasıl bir araya geldi bilmiyorum.
Ama Millî Mücadele yıllarında;
Bursa’nın düşüşü ve Ertuğrul Gazi’nin mezarının kurşunlanması Ankara’da açılan ilk Meclis’in kürsüsüne siyah örtü (puşide-i siyah) örtülmesine neden olmuştu.
Bursa’ya her gidişimde Çekirge Semtindeki Hüdavendigar Külliyesi’ni ziyaret ederim. Sessiz, sakin ve huzurlu. Bir de sabah namazının ferahlığı yok mu?
İlginç ki şehit Hüdavendigar ile ilgili “1389 yılında Kosova’da şehit düştü. Kosova’da iç organlarının toprağa verildiği yerde Türbesi vardır” diye bir bilgi yok. Kurşun kalemle bile yazı yok. Ya da yazdılar da bir silgi sessizce sildi.
Bu sefer Söğüt’te Ertuğrul Gazi’nim de mezarını ziyaret ettim. Mezarlıklar hatırlama yerleridir. Helenlerin Bilecik’i işgalinde kurşunladıkları türbedeki kurşun izleri hala duruyor. Her Türk yolunu bir kez Söğüt’ten geçirmeli. Hem Ertuğrul Gazi’yi ziyaret etmeli hem de ülkenin varlığına kast eden o kurşun izlerini görmeli. Yaşamalı.
Curcuna yerine dönen, kontrolsüz kalabalıkların panayıra dönüştürdüğü Osman Gazi ve Orhan Gazi’nin Türbelerinde 1920’de işgal sırasında sandukası tekmelenerek “kalk da milletini kurtar” sözünü duymamız ve tarih şurunu almamız mümkün değil. Bir de sanduka önüne yerleştirilen iğreti Padişah tabelası yok mu? Farkındamısınız, onlar bizden alınıyor/çalınıyor. Tefekkür edilecek yer olmaktan çıkarılmış. Herkesin kendini göstermek istediği yer, kar kapısı olma yolunda oldukça mesafe alınmış.
Osman Gazi’ye atılan tekme hissedilmese de Ertuğrul Gazi’nin yediği kurşun bugün görünüyor. Gidin görün.
Kurşun’u hatırlattım. Yüzüncü yılını beklediğimiz ve açıklanmayacak maddelerin açıklanacağını umduğumuz Lozan’da kullanılan kalemi de hatırlayalım. Lozan Barış Antlaşması, Mustafa Kemal’in İsmet Paşa’ya hediye ettiği altın kalemle imzalanmıştır. O kalem ebed-müddet yaşayacak olan Türk devletinin varlığının devamına atılan imzanın izini bırakan kalemdir. Bu kalemi tutan sağlam el, inanç ve var olmak için ortaya konan emektir. Osman Gazi’ye atılan tekmeyi, Ertuğrul’a sıkılan kurşunu, unutmayan; askerin süngüsünün değdiği sınırımızı vatan bilen; kadını, erkeğiyle akıtılan kanın mürekkep halidir.
İşte kurşun, işte kalem.
Elinizde silgi. Siliniz efendiler, iz kalmasın. Lozan’ın Türk milleti için hiç de hayırlı olmayan gizli maddeleri varmış. Teker teker ortaya çıkıyor. Hangi kalemler kimlerin mürekkebiyle doluyor da imza oluyor. Kara lekeler olup akıyor.
İki yıl Diyarbakır’da yaşadım. İnsanımızı tanımadan, onur duyduğumuz coğrafyamızı tanımadan görmeden, kulaktan dolma bilgilerle sorun olacakları oyun dışına iterek “sorun” oluşturdunuz.
Şuna eminim ki bu “dolma kalemler” sorunludur. Okudukları “kitaplar” sorunludur. Yazdıkları raporlar sorunludur.
Çocuklarımızı dağa çıkaran, eline silah veren, milletin devlete emanet ettiği askere kurşun sıktıranlar sorunludur.
Allah aşkına Kurtuluş Savaşı’nda analar ağlamadı mı? Çanakkale’de şehit düşenlerin anaları yok muydu?
Hamasetle topluma “barış” güvercinliği yapan, bir sonraki çatışmaya hazırlık olsun diye ara verenlerin etnik ve inanç eziklerinin laf çambazlıklarını kenara bırakın. Sırada bekleyen etnik ve inanç eziklerinin olduğunu bilin. Yoksa kulaktan kulağa yayılan ve yürekleri dağlayan “bu ülkede Türk Meselesi var” yorumu doğru mu?
Sus!
Uyusun da büyüsün ninni.
Yatağında can versin ninni.
Memleket pazarlık masasındayken,
Çal oynasın, vur patlasın ninni!
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Abdullah ULUYURT
Kurşun Kalem!
İlkokula giderken hem bana hem kardeşime birer deste siyah kurşun kalem alınırdı. Onunkiler kırmızı, benimkiler mavi. Ayrıca ikişer adet de kırmızı kurşun kalem alınırdı. Kalemtıraş da vardı ama evde dururdu. Annem kalemtıraşla kalemlerimizi açardı. İki siyah, bir kırmızı kalemle okula giderdik.
Kendisi dülger (ahşap ustası) olan babam, kurşun kalemlerimizi kalemtıraştan daha iyi açtığını söylerdi. Kullandığı avadanlık ise ya küçük bir çakı, ya onikilik iskarpile ya da rende olurdu. Kalemler elimize gelmesinceye kadar kullanılırdı. Sonra babam onları alır ağaç çizmede kullanmaya devam ederdi. Serçe parmağın yarısı büyüklüğünde kalıncaya kadar kullanılırdı. Hatta onları da pergelde kullanırdık. Herkesin fakir ve mutlu olduğu o günlerde yokluk ve tasarruf vardı.
Aslında kurşun kalem zararlı kurşun içermez. Kurşun kalem İngiltere’de koyunları işaretlemede ilk kez kullanılan karbon grafitin dayanıklılığı artıran kille karışımının ahşapla kaplanması ile ortaya çıktı. İz bırakmaya yarar o kadar. Bir de onun tamamlayıcısı silgi vardı. Kauçuk esaslıydı. Amaç kâğıda zarar vermeden kara lekeyi yok etmek.
Okul yıllarımızda kalemi yere düşürmemek en önemli meseleydi. Yere düşerse hem ucu hem de içi kırılırdı. Silgi ise kauçuk olduğu için çoğunlukla yere düştüğünde ses çıkarmadığı için unutur kaybederdik. Silgiyi muhafaza etmenin çaresi ise ortasından açılan deliğe geçirilen iple bir kolye misali boyna asılmasıydı. Ama annem bunu hiç sevmezdi. Koyun çanına benzetirdi. Tek soruyla işi bitirirdi:
“Kasabalı mısınız?”
İşte kurşun kalem ve silgi buydu. Sonra çeşitlendi, pahalandı, kırmızı ve mavi seçenekleri dışında da renler oluştu. Silgi de öyle. Kalemlerin arkasına küçük silgiler yerleştirildi. İz bırakmayan silgiler oluştu. Herkesin zengin ve mutsuz olduğu, varlık ve tisraf günlerine geldik.
Hakikaten kurşun ve kalem nasıl bir araya geldi bilmiyorum.
Ama Millî Mücadele yıllarında;
Bursa’nın düşüşü ve Ertuğrul Gazi’nin mezarının kurşunlanması Ankara’da açılan ilk Meclis’in kürsüsüne siyah örtü (puşide-i siyah) örtülmesine neden olmuştu.
Bursa’ya her gidişimde Çekirge Semtindeki Hüdavendigar Külliyesi’ni ziyaret ederim. Sessiz, sakin ve huzurlu. Bir de sabah namazının ferahlığı yok mu?
İlginç ki şehit Hüdavendigar ile ilgili “1389 yılında Kosova’da şehit düştü. Kosova’da iç organlarının toprağa verildiği yerde Türbesi vardır” diye bir bilgi yok. Kurşun kalemle bile yazı yok. Ya da yazdılar da bir silgi sessizce sildi.
Bu sefer Söğüt’te Ertuğrul Gazi’nim de mezarını ziyaret ettim. Mezarlıklar hatırlama yerleridir. Helenlerin Bilecik’i işgalinde kurşunladıkları türbedeki kurşun izleri hala duruyor. Her Türk yolunu bir kez Söğüt’ten geçirmeli. Hem Ertuğrul Gazi’yi ziyaret etmeli hem de ülkenin varlığına kast eden o kurşun izlerini görmeli. Yaşamalı.
Curcuna yerine dönen, kontrolsüz kalabalıkların panayıra dönüştürdüğü Osman Gazi ve Orhan Gazi’nin Türbelerinde 1920’de işgal sırasında sandukası tekmelenerek “kalk da milletini kurtar” sözünü duymamız ve tarih şurunu almamız mümkün değil. Bir de sanduka önüne yerleştirilen iğreti Padişah tabelası yok mu? Farkındamısınız, onlar bizden alınıyor/çalınıyor. Tefekkür edilecek yer olmaktan çıkarılmış. Herkesin kendini göstermek istediği yer, kar kapısı olma yolunda oldukça mesafe alınmış.
Osman Gazi’ye atılan tekme hissedilmese de Ertuğrul Gazi’nin yediği kurşun bugün görünüyor. Gidin görün.
Kurşun’u hatırlattım. Yüzüncü yılını beklediğimiz ve açıklanmayacak maddelerin açıklanacağını umduğumuz Lozan’da kullanılan kalemi de hatırlayalım. Lozan Barış Antlaşması, Mustafa Kemal’in İsmet Paşa’ya hediye ettiği altın kalemle imzalanmıştır. O kalem ebed-müddet yaşayacak olan Türk devletinin varlığının devamına atılan imzanın izini bırakan kalemdir. Bu kalemi tutan sağlam el, inanç ve var olmak için ortaya konan emektir. Osman Gazi’ye atılan tekmeyi, Ertuğrul’a sıkılan kurşunu, unutmayan; askerin süngüsünün değdiği sınırımızı vatan bilen; kadını, erkeğiyle akıtılan kanın mürekkep halidir.
İşte kurşun, işte kalem.
Elinizde silgi. Siliniz efendiler, iz kalmasın. Lozan’ın Türk milleti için hiç de hayırlı olmayan gizli maddeleri varmış. Teker teker ortaya çıkıyor. Hangi kalemler kimlerin mürekkebiyle doluyor da imza oluyor. Kara lekeler olup akıyor.
İki yıl Diyarbakır’da yaşadım. İnsanımızı tanımadan, onur duyduğumuz coğrafyamızı tanımadan görmeden, kulaktan dolma bilgilerle sorun olacakları oyun dışına iterek “sorun” oluşturdunuz.
Şuna eminim ki bu “dolma kalemler” sorunludur. Okudukları “kitaplar” sorunludur. Yazdıkları raporlar sorunludur.
Çocuklarımızı dağa çıkaran, eline silah veren, milletin devlete emanet ettiği askere kurşun sıktıranlar sorunludur.
Allah aşkına Kurtuluş Savaşı’nda analar ağlamadı mı? Çanakkale’de şehit düşenlerin anaları yok muydu?
Hamasetle topluma “barış” güvercinliği yapan, bir sonraki çatışmaya hazırlık olsun diye ara verenlerin etnik ve inanç eziklerinin laf çambazlıklarını kenara bırakın. Sırada bekleyen etnik ve inanç eziklerinin olduğunu bilin. Yoksa kulaktan kulağa yayılan ve yürekleri dağlayan “bu ülkede Türk Meselesi var” yorumu doğru mu?
Sus!
Uyusun da büyüsün ninni.
Yatağında can versin ninni.
Memleket pazarlık masasındayken,
Çal oynasın, vur patlasın ninni!