SON DAKİKA
Hava Durumu

Kurultay

Yazının Giriş Tarihi: 25.08.2026 18:41
Yazının Güncellenme Tarihi: 25.08.2026 18:44

Ağustos ayında Avrupa’nın Avrupa Hunlarını dahi görmek istemediği, “barbar” kelimesi ile dar bir alana hapsettiği “kaynak kitaplarından” uzaklaşmak istedim. Ardından Avusturya’da eğitimini alarak bu kaynaklara rahat ulaşan ama Avrupa tarihine ayrı bir nefes veren Koreli yazar Hyun Jin Kim’in “Hunlar, Roma ve Avrupa’nın Doğuşu” kitabını okudum.

429 sayfalık kitabın yarısından sonrası eşit olarak dipnotlar ve kaynakçaya ayrılmış.

Avrupa Türk tarihini anlamak için güzel bir kaynak eser. Hunlardan önce Avrupa’ya gelen İskitler, Hunları takip eden Avarlar, Macarlar ağız tadıyla anlatılmış.

Gök, kara, ak ve kızıl renklerin Türk tarihindeki önemini, coğrafyaya isim verirken nasıl anlam kazandıklarını gördüm. Yıllar önce Kosova’ya ilk gidişimde de okuduğum ders kitaplarındaki eksikliklerden birinin dünün yaşanmışlıklarının bugüne yansımalarını görememek olduğunu hissetmiştim.

Önemli olaylar hep bir turnuvada kazanılan başarı gibi anlatılıyor ve sonra bitiyordu.

İşte yukarda bahsettiğim kitapla Antik Çağı kapatıp Ortaçağ’ı açanların da atababalarımız olduğunu anladım. 377 ile 1453 yılları arasını kapsayan zamana Ortaçağ ismi 15. yüzyılda verilmişti. Çağ açma elbette bir değişimi öncekinin çöküşü, sonrakinin aydınlık olarak ortaya çıkışını ifade ediyor. Doğu Roma’nın yıkılışından bin yıl önce Batı Roma’nın yıkılışı da bir çağın kapanmasına neden olmuş. Kapatan da Hunlar.

Avrupa ve Asya bölünmesinin sonradan yapılmasından önce Hunlar, iç Asya’daki step kültürünü, askeri yapıyı, süvari birliklerini, merkezi yönetimin vasallar aracılığı ile bölgeye yansıtıldığını göstermişler. Aslında ön Orta Çağ Avrupa devletlerinin ortaya çıktığı, Hunlar’dan yönetim kabiliyetinin kopyalandığı yıllardır.

Türklerde doğunun batıya her zaman üstün olduğu bilinir. Attila’nın doğudaki kardeşini öldürerek üstünlüğü aldığı bilinir. Romalılarda “eşitler arasında birinci” gibi yapılanmasına karşın Türklerde ve Moğollarda savaşa gidip gitmeme, yasal meselelerin Türk Başbuğu’nun önünde Kurultayda çözüme kavuşturulduğu ve kararın kesin uygulandığı bilinir.

Bugün Avrupalı yazarların Türkleri, Hunları yok etme, yok sayma gayretleri ile özellikle son yıllarda Türklerinde bilgisizce ve tembellikle yok olma becerileri birleşince bugünkü sonuçlar kaçınılmaz oluyor.

Çağ açan Attila’nın ve yıllar sonra çağ açan Fatih Sultan Mehmet’in hesapsız kudret sahibi olma arzusu ile kurultaylardan uzaklaşıp, soyluları uzaklaştırma soysuzlarla yol yürümesi meyvanın en olgun zamanında çürümeye başlaması gibi devleti çürütmüş olabilir.

Asıl burada kavramların anlamları ile yapılan işin uyumluluğu olmalıdır. Kurultay kelimesi de bir kavramdır. Özeti “geçen yılın (veya önceki kurultaydan bu yana yapılanların) hesabını verirsin, gelecek yılın (dönemin) yapılacaklarını ev ödevi olarak yazarsın”. Şimdilerde ağdalı kavramlarla “stratejik planlama” diyorlar.

Yıllar önce ilk içinde bulunduğum Üçüncü Türk Dili Kurultayı idi. Rahmetli Alaaddin Korkmaz’ın büyük emeği vardı. Sonuçları sonra kitap olarak da yayımlandı. Asıl ondan sonra yaptıkları bana ders olmuştu. Kurultay’da alınan karar, yapılacak iş, sorumlu kurum/birim, ilgili kurum/birim, sonuç. İşi yapacak kurumlara gönderildi. İşte bu sonuç bir sonraki kurultaya sunulacak rapordu. Yapıldı, yapılamadı, yapılamama nedeni, tavsiye. Hepsi yazardı.

Aklımda kalan ikinci kurultay, 23 Mart 1993’ten sonra gerçekleştirilmeye başlayan ve ilki Antalya’da Türk devletleri ile Türk ve akraba topluluklarının liderlerinin de katılımıyla gerçekleşen “Türk Devlet ve Toplulukları Dostluk, Kardeşlik ve İş Birliği Kurultayı”dır. O yılların imkanlarına bakınca çok büyük bir organizasyondu. Bugünkü Türk Keneşi aslında o kurultaylardan doğdu desek yanlış olmaz. İlkinde bizzat yapan devletti. İkincisinde gönüllü bir grup. Ama netice aynıydı, inanmışların işi takip etmesi ile sonuç alınmıştır.

Bir de benim düzenlediğim “Kurultay”cık vardı. Türk Tarih Kurumu salonunda gerçekleşmişti. Balkan Öğrenci Kurultayı. Balkanlardan gelen öğrencilerin meselelerinin tartışıldığı 1995 yılında gerçekleşen Kurultay…

Ne güzel görüşler çıkmıştı. Maalesef yönetim erkini kaybettik ve takip edemedik. “Dobruca kime aittir?” sorusunun sorulması. Bulgaristan’ın mı yoksa Romanya’nın mı tartışmasının sonrasında “yukarı ve aşağı Dobruca’da Türklerin yaşadığı, bundan dolayı Türklerin vatanı olduğu” sonucuna varmıştık. Sonra da katılımcı öğrencilerle birlikte “Türkçenin konuşma dili olarak yaygınlaştırılması, Varna’da kurulan Uz (Oğuz) Devletinin kurucusu Dobriç Bey’in isminin yaygınlaştırılarak bölgenin Türk kökenlerinin gündeme getirilmesi” kararı almıştık.

Kurultay, Türk ve Moğol devletlerinde hanın/yöneticinin başkanlığında toplanan, devlet işleri, savaş ve barış kararları, hanın/yöneticinin seçimi gibi önemli meselelerin konuşulduğu “büyük meclis” diye tanımlanabilir. Boy beyleri ve devletin önde gelen kişileri de buraya katılır. Günümüzde derneklerin ve partilerin yaptığı karar alma toplantıları da kurultay veya kongre olarak adlandırılmakta. Aslında “en büyük karar alma meclisi” anlamında doğrudur.

Son zamanlarda ise kavramlar yerli yerine oturmayınca hiçbir sonucun alınmadığı ama çok güzel kültürel etkinlikların yapıldığı etkinliklere de Kurultay denmeye başladı. Kültür şöleni veya toy denebilirdi. Festival olmaz hafif kaçar bir de akla Türkler gelmez ama şenlik denebilirdi. Tarihi canlandıran dev bir film seti olabilirdi. Neden böyle ulu bir kavram zayıflatılsın içi boşaltılsın ki?

Bugünlerde Macaristan’ın Bugaç bölgesinde gerçekleşen “Turan Kurultayı” ciddi eleştiriler alıyor. Kurultayın sonuç bildirisi olur. “Bu kurultayın sonuç bildirisi nedir? Delege olarak katıldığını ifade edenler var ama bunlar kim ve aldığı bir karar var mı?” soruları akılları zorluyor. Ortak dil, kültür, eğitim, medya politikaları geliştirildi mi?

Bir arkadaşıma yıllar önce Üsküp’ün meydanında “mehteran bölüğü tören yapıyor ne güzel günler geldi” dediğimde ondan “İçinde Üsküplü bir mızıkacı olursa problem olur” karşılığını almıştım. Mesajı o gün çok net almıştım.

Ayrıca Kurultay kavramı yanı sıra Turan kavramı da aklımı başka zorluyor. Sanki “Turan”ın içi boşaltılıyor, son zamanlarda heryerde yapıldığı gibi üzerimize giydirilen ve sonu ölüme giden “uyku yeleği” olmasın?

Turan Kurultayı geçmişten alınan güçle geleceğe atılan ok olmalıdır.

Siz bunu hissediyor musunuz?

Bu tenkitler aslında olumlu yön ve yol alma olarak okunmalıdır. Turan Kurultayı, çağ açmış Attila’nın torunlarının oyunda oynaşta, günlük siyasetin dolgu malzemesi olarak boşta kaybedecek zamanı olmamalıdır.

Turan Kurultayının yapılması güzel. Ama mutlaka fikri alt yapısı yukarıda belirttiğim kitaplar gibi kaynaklardan beslenmelidir. Ruh üflenmelidir. Yeniden tarifi yapılmalı, kurultay Turan coğrafyasına yaygınlaştırılmalıdır.

Yeni bir aşkla atların koşturulduğu, kültür şölenlerinin gerçekleştirildiği, otağlarda fotoğrafların çektirildiği ama kurumsal hafızanın oluşması için kararların alındığı, kamu kaynakları ile kurum ve kuruluş temsilcilerinin, eş ve dostları ile yer almadığı adına yaraşır bir Turan Kurultayı’nda buluşmak üzere.

Yorum Ekle
Gönderilen yorumların küfür, hakaret ve suç unsuru içermemesi gerektiğini okurlarımıza önemle hatırlatırız!
Yorumlar (0)
Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.