Osmanlı Türk Devleti’nin son üçyüz yılı, kendi istediği siyaseti uygulayamadığı bir dönem oldu. Uygulamalar, neticeler hep bunu gösterdi.
Şüphesiz ki derin istihbarat ağı ile Rumeli, Anadolu ve devletin diğer yerlerini adım adım gezen Alman, İngiliz, İtalyan, Fransız, biraz Rus diplomatlar ve misyonerler örümcek ağı gibi yurdu kaplamışlardı. Hiçbiri diğerinin yolunu kesmemiş kendi aralarında çok iyi anlaşmışlardı. Ayrılık fitnesini nereden yakabilirlerse oradan yakmışlardı.
Biz bugün varsa yoksa Lawrence’ten bahsederiz. O aslında emperyalizmin bir önceki yüz yıldaki hülasasıdır.
O günleri bugünden değerlendirmemize yarayan belgelerin çoğu da bu ağı dokuyanların sızan/sızdırılan raporlarıyla hatıra ve mektuplarıdır. Bunlardan biri de kuşkusuz daha sonra Alman Genelkurmay Başkanlığı da yapacak olan Feldmareşal (meydan savaşı kazanmış paşa) Helmuth Von Moltke’nin Türkiye Mektupları’dır.
1835-1839 yılları arasında Adakale’den ülkeye giren genç yüzbaşı daha sonra Bükreş, Yerköy (Yergöğü), Silistre, Rusçuk, Şumnu, Tırnova, Edirne üzerinden İstanbul’a ulaşır. Ağır vergiler, angarya ve çiftçinin fazla ürettiğinin elinden alınacağı endişesi ile zaten az olan yerleşim yerlerinin hemen dışındaki arazilerde bile yeterince tarım yapılmadığını ifade eder. Taşradaki evlerin barakadan ibaret olduğunu, yöneticilerin de çok farklı durumda olmadığını söyler. Yolların yağmur ve kar altında aşılmaz olduğunu ifade eder.
İstanbul’a gelişi ile Sarıyer’deki Alman Büyükelçiliği’ne geçtiğini buradan kendisinin bugünkü İstanbul Üniversitesi’nin yerinde bulunan Seraskerlik’e götürülüp Genelkurmay Başkanı ile tanıştırıldığını anılarında bahseder. Genç Yüzbaşı, II. Mahmut döneminde “askeri eğitimci ve istihkam subayı” olarak görevlendirilir. Gelibolu ve Çanakkale istihkamı ile ilgilenir. En önemlisi bölgenin olmayan haritasını çıkarır. İstanbul’un da!
Padişah ve üst düzey yöneticiler tarafından özel kabuller, iltifatlarla geçen İstanbul günleri sürer gider.
Moltke, Sinop, Samsun, Amasya, Tokat üzerinden Malatya’ya gider ve burada da topografik çizimler yapar. İstihkam subaylığını hakkıyla yapmaya çalışır. Kısa süre önce Kütahya’ya kadar gelen Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa ile yapılan ve Osmanlı Türk Devleti’nin bozgunu ile sonuçlanan Nizip Muharebesine katılır.
Burada yöreye dair yaptığı değerlendirmeleri önemlidir. Bölgedeki aşiretlerin İstanbul’a bağlılığı zorladır. Sık sık kalkışma olur. Bunlara Türkmen aşiretleri de dahildir. Ordu kumandanı paşalar arasında çekişme ve kıskançlık vardır. Stratejik birlik yoktur. Yıllar sonra Plevne’de olduğu gibi Nizip Muharebesinde Malatya Paşası’nın talebine rağmen Konya ve Kayseri’den yardım gelmemiştir. Askerin maaşı düzgün yatırılmaktadır. İaşesi iyidir ama açık alanda çadırlarda kalmaktadırlar. Veba sürekli kol gezmektedir. Savaşa girmeden askerlerin üçte biri hastalıklardan, özellikle vebadan hayatını kaybetmiştir. Bununla ilgili değerlendirme “kader”dir. Özellikle bölgeden toplanan askerlerin iyi şartlara rağmen birliklerinden firar ettiklerini anlatır. Gündüzleri dağ kovuklarında bekleyen eşkıyanın, geceleri eşkıyalık yaptıklarını binek hayvan kullanmadıklarını yazar.
Değerlendirmelerinde hayatın herkes için zor olduğundan bahsetmesinin yanın da ayrıca bölgedeki reayanın (gayri müslim) sıkıntı içinde olduğunu sık sık tekrarlar.
İstanbul’a dönüş yolu Zile’den geçer. Verimli ovada kurulu şehirde “Hasan Bey’in halkı soyması yüzünden şehir hemen hemen mahvolmuştur” değerlendirmesini yapar. Samsun’da karantinaya alınır. “Türkiye’de karantinanın bir paşanın tavsiye mektubunu okumak yada bir minderin üzerinde elli kuruş saymakla son bulur” der.
Ülke için her yerde Türkiye vurgusu yapar. Sultan II. Mahmut’un ülkesi için yaptığı mücadelenin boşa çıkmasının kahrıyla öldüğünü yazar. Moltke’nin, Rusya ile Türkiye’nin aynı anda tepeden inme batılaşma gayretleri, hükümetlerin ihtilalci ama halkın muhafazakâr oluşunda ‘Sultan’ın ülke enerjisini ‘Çar’ kadar doğru yola sevk edemediği, yıkmanın kolay olduğu ama yeni müesseselerin orta çıkarılmasının güç olduğu tespiti önemlidir.
İstanbul’a dönüşünde de Vezir ve Sultan Mecit’le görüşür. Alman subay Tuna üzerinden Almanya’ya döner. Alman Kralı tarafından şeref madalyası ile ödüllendirilir. Hastalanır. Ölümden döner.
Sahi bir Alman subay başka bir devlete hizmet ettiği için neden ödüllendirilir. Onun cevabını iki yüz yıldır bulamıyoruz. Aslında biliyoruz ama bulamıyoruz. Okuyoruz, anlamıyoruz.
Özet olarak da Mustafa Kemal Atatürk’ün Sofya Askeri Ateşiliği dönemindeki tespiti olsun:
“İstanbul’da bulunan Alman Subaylar Balkan Savaşı’nda günü gününe Bulgarlar’a ve Alman Genel Kurmay Başkanlığı’na bilgi verdiklerini ifade ettiler”.
İşte Mustafa Kemal’in Anadolu’daki misyoner özel okullarını kapatma nedeni bu olmasın sakın!
Yukarıdaki satırlara aşinasınız değil mi?
Sanki bugün gibi. Oysa iki yüz yıl geçmiş.
Kalın okumayla, okuyup anlamayla!
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Abdullah ULUYURT
Okuyup Anlamak!
Osmanlı Türk Devleti’nin son üçyüz yılı, kendi istediği siyaseti uygulayamadığı bir dönem oldu. Uygulamalar, neticeler hep bunu gösterdi.
Şüphesiz ki derin istihbarat ağı ile Rumeli, Anadolu ve devletin diğer yerlerini adım adım gezen Alman, İngiliz, İtalyan, Fransız, biraz Rus diplomatlar ve misyonerler örümcek ağı gibi yurdu kaplamışlardı. Hiçbiri diğerinin yolunu kesmemiş kendi aralarında çok iyi anlaşmışlardı. Ayrılık fitnesini nereden yakabilirlerse oradan yakmışlardı.
Biz bugün varsa yoksa Lawrence’ten bahsederiz. O aslında emperyalizmin bir önceki yüz yıldaki hülasasıdır.
O günleri bugünden değerlendirmemize yarayan belgelerin çoğu da bu ağı dokuyanların sızan/sızdırılan raporlarıyla hatıra ve mektuplarıdır. Bunlardan biri de kuşkusuz daha sonra Alman Genelkurmay Başkanlığı da yapacak olan Feldmareşal (meydan savaşı kazanmış paşa) Helmuth Von Moltke’nin Türkiye Mektupları’dır.
1835-1839 yılları arasında Adakale’den ülkeye giren genç yüzbaşı daha sonra Bükreş, Yerköy (Yergöğü), Silistre, Rusçuk, Şumnu, Tırnova, Edirne üzerinden İstanbul’a ulaşır. Ağır vergiler, angarya ve çiftçinin fazla ürettiğinin elinden alınacağı endişesi ile zaten az olan yerleşim yerlerinin hemen dışındaki arazilerde bile yeterince tarım yapılmadığını ifade eder. Taşradaki evlerin barakadan ibaret olduğunu, yöneticilerin de çok farklı durumda olmadığını söyler. Yolların yağmur ve kar altında aşılmaz olduğunu ifade eder.
İstanbul’a gelişi ile Sarıyer’deki Alman Büyükelçiliği’ne geçtiğini buradan kendisinin bugünkü İstanbul Üniversitesi’nin yerinde bulunan Seraskerlik’e götürülüp Genelkurmay Başkanı ile tanıştırıldığını anılarında bahseder. Genç Yüzbaşı, II. Mahmut döneminde “askeri eğitimci ve istihkam subayı” olarak görevlendirilir. Gelibolu ve Çanakkale istihkamı ile ilgilenir. En önemlisi bölgenin olmayan haritasını çıkarır. İstanbul’un da!
Padişah ve üst düzey yöneticiler tarafından özel kabuller, iltifatlarla geçen İstanbul günleri sürer gider.
Moltke, Sinop, Samsun, Amasya, Tokat üzerinden Malatya’ya gider ve burada da topografik çizimler yapar. İstihkam subaylığını hakkıyla yapmaya çalışır. Kısa süre önce Kütahya’ya kadar gelen Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa ile yapılan ve Osmanlı Türk Devleti’nin bozgunu ile sonuçlanan Nizip Muharebesine katılır.
Burada yöreye dair yaptığı değerlendirmeleri önemlidir. Bölgedeki aşiretlerin İstanbul’a bağlılığı zorladır. Sık sık kalkışma olur. Bunlara Türkmen aşiretleri de dahildir. Ordu kumandanı paşalar arasında çekişme ve kıskançlık vardır. Stratejik birlik yoktur. Yıllar sonra Plevne’de olduğu gibi Nizip Muharebesinde Malatya Paşası’nın talebine rağmen Konya ve Kayseri’den yardım gelmemiştir. Askerin maaşı düzgün yatırılmaktadır. İaşesi iyidir ama açık alanda çadırlarda kalmaktadırlar. Veba sürekli kol gezmektedir. Savaşa girmeden askerlerin üçte biri hastalıklardan, özellikle vebadan hayatını kaybetmiştir. Bununla ilgili değerlendirme “kader”dir. Özellikle bölgeden toplanan askerlerin iyi şartlara rağmen birliklerinden firar ettiklerini anlatır. Gündüzleri dağ kovuklarında bekleyen eşkıyanın, geceleri eşkıyalık yaptıklarını binek hayvan kullanmadıklarını yazar.
Değerlendirmelerinde hayatın herkes için zor olduğundan bahsetmesinin yanın da ayrıca bölgedeki reayanın (gayri müslim) sıkıntı içinde olduğunu sık sık tekrarlar.
İstanbul’a dönüş yolu Zile’den geçer. Verimli ovada kurulu şehirde “Hasan Bey’in halkı soyması yüzünden şehir hemen hemen mahvolmuştur” değerlendirmesini yapar. Samsun’da karantinaya alınır. “Türkiye’de karantinanın bir paşanın tavsiye mektubunu okumak yada bir minderin üzerinde elli kuruş saymakla son bulur” der.
Ülke için her yerde Türkiye vurgusu yapar. Sultan II. Mahmut’un ülkesi için yaptığı mücadelenin boşa çıkmasının kahrıyla öldüğünü yazar. Moltke’nin, Rusya ile Türkiye’nin aynı anda tepeden inme batılaşma gayretleri, hükümetlerin ihtilalci ama halkın muhafazakâr oluşunda ‘Sultan’ın ülke enerjisini ‘Çar’ kadar doğru yola sevk edemediği, yıkmanın kolay olduğu ama yeni müesseselerin orta çıkarılmasının güç olduğu tespiti önemlidir.
İstanbul’a dönüşünde de Vezir ve Sultan Mecit’le görüşür. Alman subay Tuna üzerinden Almanya’ya döner. Alman Kralı tarafından şeref madalyası ile ödüllendirilir. Hastalanır. Ölümden döner.
Sahi bir Alman subay başka bir devlete hizmet ettiği için neden ödüllendirilir. Onun cevabını iki yüz yıldır bulamıyoruz. Aslında biliyoruz ama bulamıyoruz. Okuyoruz, anlamıyoruz.
Özet olarak da Mustafa Kemal Atatürk’ün Sofya Askeri Ateşiliği dönemindeki tespiti olsun:
“İstanbul’da bulunan Alman Subaylar Balkan Savaşı’nda günü gününe Bulgarlar’a ve Alman Genel Kurmay Başkanlığı’na bilgi verdiklerini ifade ettiler”.
İşte Mustafa Kemal’in Anadolu’daki misyoner özel okullarını kapatma nedeni bu olmasın sakın!
Yukarıdaki satırlara aşinasınız değil mi?
Sanki bugün gibi. Oysa iki yüz yıl geçmiş.
Kalın okumayla, okuyup anlamayla!