10 Ocak’ta İstanbul’daydım. Ben Prizren’e yakın, Prizren benden uzak.
O akşam gençliğimizin üç büyük sanatçısının parçalarının seslendirildiği Atatürk Kültür Merkezi’nde konsere gittim.
Üç Büyükler yani Barış Manço, Tanju Okan ve Cem Karaca’nın şarkılarını Teyfik Rodos seslendirdi.
Sevgili kızım Ses;
İhtiyarladık mı ne?
En hareketli parçalar bile hüzün verir oldu.
Babaanne özlemi ile yazılan Gülpembe.
“O gülünce güller açardı, bülbüller onu söyler, biz dinlerdik. Güz yağmurlarıyla bir gün göçtü gitti, inanamadık. Bizim iller sessiz, bizim iller onsuz olamadı.”
Sonra, “güzel sevmeyene adam denir mi, Selam almayana yiğit denir mi, Altı üstü beş metrelik bez için boşa geçmiş ömre yaşam denir mi? Yaz tahtaya bir daha tut defteri, kitabı. Sarı Çizmeli Mehmet Ağa bir gün öder hesabı.”
Ses!
Sarı Çizmeli Mehmet Ağa’nın mezarının Kıbrıs’ta Mağusa yolunda olduğunu, hakikaten gariban babası olduğunu kaç kişi bilir,
Yıllar sonra bu mezarın Barış Manço tarafından tamir ettirildiğini kaç kişi bilir?
Bir dünya ki haklı haksız karışmış. Boşa koysan dolmaz, dolusu alır mı?
Ses ya “Bal Böceği”ne ne demeli!
“Seyyah oldum dolaştım şu alemi, ah güzelim, senin gibi bir vefasız görmedim ben. Hayırsızı kitapsızı zalimi. Bal böceğim, senin gibi bir insafsız görmedim ben. Şu dağlarda çiçek oldum aşkından, sarardım soldum. Bakmadın bana bal böceğim. Yollarında toprak oldum, sen bastıkça ben kavruldum. Görmedin beni bal böceğim”
Sonra “hayallerimde dolaşırım. Akşam olunca sustururum herkesi, her, her şeyi
Gelir kol düğmelerimin birleşme saati. Usul usul çıkarır koyarım kutuya yan yana. Bitsin bu işkence, kalsınlar bir arada. Heyhat, sabah gün ışıldar, yalnız gece buluşanlar yaşlı gözlerle ayrılırlar. Düğmeler gibi, bizim gibi.”
İşte Barış Manço!
Sonra Tanju Okan.
O’nun zamanında sigara ve alkol keyif verici maddeler olarak tanımlanırdı. Kimse kimseye karışmaz. Sadece Yeşilay bu işe karışırdı.
Sonra keyif verici maddelerin adı zararlı maddeler, yasaklı maddeler oldu.
Bu millete “burada durmak yasak” desen yüz kişiyi oraya toplarsın.
Çime basmak yasak yazan yerin yanı yol olur. Uyuşturucu da eklendi bu maddelere ama önüne geçene aşk olsun. Zam, vergi tekrar tütün sarmayı meşhur etti. Trakya’da herkes kimyager!
Kendin pişir kendin ye, kendin damıt kendin iç. Sonra ya acil ya morg. Tanju Okan şarkıları akşamcılar içindi. Ama sözlerine bir bak bakalım.
“Değişmez sorumuz, nedir ki sonumuz? Toprak değil mi erkeni geçi, aldırma sen doldur be meyhaneci.”
Ya da!
“Deniz ve mehtap sordular seni neredesin?Nasıl derim terketti bırakıp beni gitti, anladılar ki aşkımız bitti...”
Hancı şarkısının güftesi bir başka.
“Gurbetten gelmişim, yorgunum hancı, şuraya bir yatak ser yavaş yavaş. Aman karanlığı görmesin gözüm, perdeleri ger yavaş yavaş. Garibim, her yer bana yabancı, dertliyim, çekinme doldur hancı. Önce kımıldar hafif bir sancı, ayrılık sonradan der yavaş yavaş.”
Cem Karaca.
Ses, onda herkes kendinden bir şey bulurdu. Gülhane Bağı’nda (Parkı) Ceviz Ağacı.
“Başım köpük köpük bulut, içim dışım deniz. Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı’nda. Budak budak, şerham şerham ihtiyar bir ceviz. Ne sen bunun farkındasın ne polis farkında. Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı’nda, yapraklarım suda balık gibi kıvıl kıvıl. Yapraklarım ipek mendil gibi tiril tiril. Koparıver gözlerinin, gülüm, yaşını sil.”
Tamirci çırağından yanaydık biz, Ses!
İçimizden yüzüne en gariz küfürleri ederdik o görgüsüze!
“Arabanın kapısını açtım, açtım girsin içeri, kalktı hilal kaşları, sordu kim bu serseri. Çekti gitti arabayla egzozuna boğuldum, gözümde tomurcuk yaşlar ağır ağır doğruldum. Ustam geldi, sırtıma vurdu, unut dedi romanları, işçisin sen işçi kal giy dedi tulumları.”
Kerkük’ün zindanını bir de ondan dinle. Ne kadar uyumlu göreceksin seninle. Hepimiz sanki Kerkük Zindanı’na girerdik o şarkı söylerken.
“Kerkük'ün zindanına attılar beni, mazlumlar sürüsüne kattılar beni, kattılar beni. Bir yanım dağladılar ateşle annem, ne suçum ne günahım yaktılar beni, yaktılar beni. Türkmen obalarından göçen anneler, ne yuvaları kalmış ne de haneler, ne de haneler. Gökkubbeyi sarsar mazlum feryadım, elbette birgün güler bize seneler, bize de seneler.”
“Dervişanız hak dost deriz, dervişanız dervişan. Allah yar yar. Bu can emanet bu bedene, sonunda sararlar kefene. Allah yar yar. Yol bir, akıl bir, bak da görebil. Sev, korkma sakın, Rab sana yakın. Allah yar yar. Üç var, yedi var, on iki var, kırk var. Altı bin altı yüz altmış altı inen var. Allah yar yar”
İşte Ses,
Biz bir iken de bin iken de beşbin iken de söylenen bu şarkıların meşe odunu gibi ölümsüz haykıranıydık.
Saman alevi gibi geçip giden değil, nesilleri nesillere bağlayan şarkılarla büyüdük.
Ses, dinle o şarkıları. Ezberle. Ruhunu kandır doya doya. Bu şarkılar dün de bugün de yarın da bedenen Türkçe duruştur. Bu şarkılar dudaklardan dökülen, yüreklerde Türkçe vuruştur.
Hoşça kal!
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Abdullah ULUYURT
Sevgili Ses!
10 Ocak’ta İstanbul’daydım. Ben Prizren’e yakın, Prizren benden uzak.
O akşam gençliğimizin üç büyük sanatçısının parçalarının seslendirildiği Atatürk Kültür Merkezi’nde konsere gittim.
Üç Büyükler yani Barış Manço, Tanju Okan ve Cem Karaca’nın şarkılarını Teyfik Rodos seslendirdi.
Sevgili kızım Ses;
İhtiyarladık mı ne?
En hareketli parçalar bile hüzün verir oldu.
Babaanne özlemi ile yazılan Gülpembe.
“O gülünce güller açardı, bülbüller onu söyler, biz dinlerdik. Güz yağmurlarıyla bir gün göçtü gitti, inanamadık. Bizim iller sessiz, bizim iller onsuz olamadı.”
Sonra, “güzel sevmeyene adam denir mi, Selam almayana yiğit denir mi, Altı üstü beş metrelik bez için boşa geçmiş ömre yaşam denir mi? Yaz tahtaya bir daha tut defteri, kitabı. Sarı Çizmeli Mehmet Ağa bir gün öder hesabı.”
Ses!
Sarı Çizmeli Mehmet Ağa’nın mezarının Kıbrıs’ta Mağusa yolunda olduğunu, hakikaten gariban babası olduğunu kaç kişi bilir,
Yıllar sonra bu mezarın Barış Manço tarafından tamir ettirildiğini kaç kişi bilir?
Bir dünya ki haklı haksız karışmış. Boşa koysan dolmaz, dolusu alır mı?
Ses ya “Bal Böceği”ne ne demeli!
“Seyyah oldum dolaştım şu alemi, ah güzelim, senin gibi bir vefasız görmedim ben. Hayırsızı kitapsızı zalimi. Bal böceğim, senin gibi bir insafsız görmedim ben. Şu dağlarda çiçek oldum aşkından, sarardım soldum. Bakmadın bana bal böceğim. Yollarında toprak oldum, sen bastıkça ben kavruldum. Görmedin beni bal böceğim”
Sonra “hayallerimde dolaşırım. Akşam olunca sustururum herkesi, her, her şeyi
Gelir kol düğmelerimin birleşme saati. Usul usul çıkarır koyarım kutuya yan yana. Bitsin bu işkence, kalsınlar bir arada. Heyhat, sabah gün ışıldar, yalnız gece buluşanlar yaşlı gözlerle ayrılırlar. Düğmeler gibi, bizim gibi.”
İşte Barış Manço!
Sonra Tanju Okan.
O’nun zamanında sigara ve alkol keyif verici maddeler olarak tanımlanırdı. Kimse kimseye karışmaz. Sadece Yeşilay bu işe karışırdı.
Sonra keyif verici maddelerin adı zararlı maddeler, yasaklı maddeler oldu.
Bu millete “burada durmak yasak” desen yüz kişiyi oraya toplarsın.
Çime basmak yasak yazan yerin yanı yol olur. Uyuşturucu da eklendi bu maddelere ama önüne geçene aşk olsun. Zam, vergi tekrar tütün sarmayı meşhur etti. Trakya’da herkes kimyager!
Kendin pişir kendin ye, kendin damıt kendin iç. Sonra ya acil ya morg. Tanju Okan şarkıları akşamcılar içindi. Ama sözlerine bir bak bakalım.
“Değişmez sorumuz, nedir ki sonumuz? Toprak değil mi erkeni geçi, aldırma sen doldur be meyhaneci.”
Ya da!
“Deniz ve mehtap sordular seni neredesin? Nasıl derim terketti bırakıp beni gitti, anladılar ki aşkımız bitti...”
Hancı şarkısının güftesi bir başka.
“Gurbetten gelmişim, yorgunum hancı, şuraya bir yatak ser yavaş yavaş. Aman karanlığı görmesin gözüm, perdeleri ger yavaş yavaş. Garibim, her yer bana yabancı, dertliyim, çekinme doldur hancı. Önce kımıldar hafif bir sancı, ayrılık sonradan der yavaş yavaş.”
Cem Karaca.
Ses, onda herkes kendinden bir şey bulurdu. Gülhane Bağı’nda (Parkı) Ceviz Ağacı.
“Başım köpük köpük bulut, içim dışım deniz. Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı’nda. Budak budak, şerham şerham ihtiyar bir ceviz. Ne sen bunun farkındasın ne polis farkında. Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı’nda, yapraklarım suda balık gibi kıvıl kıvıl. Yapraklarım ipek mendil gibi tiril tiril. Koparıver gözlerinin, gülüm, yaşını sil.”
Tamirci çırağından yanaydık biz, Ses!
İçimizden yüzüne en gariz küfürleri ederdik o görgüsüze!
“Arabanın kapısını açtım, açtım girsin içeri, kalktı hilal kaşları, sordu kim bu serseri. Çekti gitti arabayla egzozuna boğuldum, gözümde tomurcuk yaşlar ağır ağır doğruldum. Ustam geldi, sırtıma vurdu, unut dedi romanları, işçisin sen işçi kal giy dedi tulumları.”
Kerkük’ün zindanını bir de ondan dinle. Ne kadar uyumlu göreceksin seninle. Hepimiz sanki Kerkük Zindanı’na girerdik o şarkı söylerken.
“Kerkük'ün zindanına attılar beni, mazlumlar sürüsüne kattılar beni, kattılar beni. Bir yanım dağladılar ateşle annem, ne suçum ne günahım yaktılar beni, yaktılar beni. Türkmen obalarından göçen anneler, ne yuvaları kalmış ne de haneler, ne de haneler. Gökkubbeyi sarsar mazlum feryadım, elbette birgün güler bize seneler, bize de seneler.”
“Dervişanız hak dost deriz, dervişanız dervişan. Allah yar yar. Bu can emanet bu bedene, sonunda sararlar kefene. Allah yar yar. Yol bir, akıl bir, bak da görebil. Sev, korkma sakın, Rab sana yakın. Allah yar yar. Üç var, yedi var, on iki var, kırk var. Altı bin altı yüz altmış altı inen var. Allah yar yar”
İşte Ses,
Biz bir iken de bin iken de beşbin iken de söylenen bu şarkıların meşe odunu gibi ölümsüz haykıranıydık.
Saman alevi gibi geçip giden değil, nesilleri nesillere bağlayan şarkılarla büyüdük.
Ses, dinle o şarkıları. Ezberle. Ruhunu kandır doya doya. Bu şarkılar dün de bugün de yarın da bedenen Türkçe duruştur. Bu şarkılar dudaklardan dökülen, yüreklerde Türkçe vuruştur.
Hoşça kal!