Kızılay’a inince mutlaka kitapçılara uğrarım. Ama bir kitap alabilmem için mutlaka iki kitap okumam gerekir…
Sanırım ölümüme yakın kitaplığımda ancak okunacak kitap kalmayacak…
O gün sahafları da dolaştım. Sahaflık meslektir, aşktır. Tüccarlık değildir. Para kazanılmaz. Aslında kitap dostlarının kitapçılarda bulamadığı hoş sohbet ve dostluklar sahaflarda vardır. Sahaflar ayrıca ilginize göre sınıflanırlar. Mesela Ankara’da Türk Dünyası ile ilgili kitaplar ve hoş sohbetler Yüce Erek’te bulunur. Nereden, nasıl geldiğini bilmediğim kımızın da asla bitmediği yerdir.
Son gidişimde orada üç kızla karşılaştım.
İsimleri bende kalsın (unuttum), Gümüşhaneli, Kastamonulu ve Konyalı üç üniversite talebesi. Serde Türkçülük var ya Gümüşhaneli kızın boynunda aynı büyüklükte iki Ortodoks haçı vardı. Öyle olunca “nerelisin?” sorusunu yönelttim. “Gümüşhaneliyim” dedi. Ermeni olabilir ya da mübadeleden kaçan kılıç artığı bir Karamanlı Ortodoks Türk. Bir değil iki Cross (haç), “Ortodoks musun” dedim. “Hayır arayış içindeyim, kendimi böyle daha iyi hissediyorum” dedi. “Ankara’da Ortodoks, Katolik, Protestan ve son zamanlarda daha etkili Babtist kiliselerini biliyor musun” dedim.
Bilmiyordu. Konyalı kız ise daha sormadan söyledi. “İnanmıyorum”. Üçüncü, Kastamonulu kendini yormadı bile. Sadece “ben de” demekle yetindi.
Oturup konuştum. Sonuçta Dr. Bek’i bekliyorum!
Üzgünüm ama bu gençler din aramıyorlar. Ahlak ve adalet arıyorlar. Kendimizi savunduğumuz değerlerin çarçur edilmesi karşısında “biz sizin suç ortağınız olamayız” diyerek kendilerini kenara çekiyorlar. Hem de “protest” olarak. Özellikle Babtistlerin avuçlarını ovarak bekledikleri birer birer canımızdan koparılarak sıralarını bekleyen kızlarımız olarak…
Şimdilerde muhabbet ettiklerimizle fazla ileri gitmeden yüzeysel olarak işi bitiriyoruz. Mahallenin kırk yıllık bekçisinin kapsını çalarak “bayram harçlığı isteyen çakma bekçiler”le çevrili etrafımız. Bir de üniversitelerini kısaltmalarla yazan hal tercümeleri. A.Ü. mezunu. Ankara Üniversitesi mezunları lütfen üniversitenizi açık açık yazın. “Cumhuriyet Başsavcısı …..’nın çalışma arkadaşıyım”. Şoför veya korumasıydım, demek de onur verici değil mi?
Yedi metrelik genişlikteki yola duba koyarak özel park yapanlarla başladı ahlakımızın kazınması. Sonra fazladan iki masa kaldırıma… Sonra aman be Allah’ın gökyüzünü, yer yüzünü mü kıskanacağız diye sağlanan belediye imar rantı… “E buranın da giderleri var” diyerek seni de işe ortak etmek istemeler… Şeytani suratına elini götürüp aşağıya sıvazlarken “biz de yolumuzu bulalım” diyen çakal… Haddi ve hakkı olmadan kullanılan çakarlı arabalar… Lojmanlar… İmar alanına çevrilen yeşil alanlar, sit alanları. Seccade, tesbih, takke… Döndüm kıbleye “Allahuekber”.
Devletin kaynaklarının yağmalanmasında, parçalanmasında ses çıkartmaz ayıplamaz olduk. Çocukluğumda bazı dükkanlar, evler yarı fiyatına alıcı bulamazdı. Kulaktan kulağa efsunlu bir fısıltı dolaşırdı. “Sana yaramaz orası vakıf malıymış…”
Memuriyetim boyunca, “kitabına uydur” diye bir kavram duymadım. Hatırlatmak gereği duymazdı amirlerimiz. Zaten yapılan iş yasaya uygun olmalıydı. Aldığım görev harcırahının artanını o ülkedeki Türk toplum liderine bıraktıran amirden harcamasını ayrıca fatura ettiren memura geldik.
Ticari meselelerin görüldüğü mahkemelerin adı “Asliye Ticaret Mahkemeleri”dir. Dolandıran ve dolandırılan ya da arasında uyuşmazlık olanların gideceği mahkemeler bellidir.
Asıl olan bütün vatandaşların hak gaspının arkasını aramaktır. Şimdilerde güzel Türkçemizdeki kavramları, tamlamaları yok etmek için uğraşıyoruz. Her “..oku bilen” yorumcuların İstanbul Başsavcısı, Ankara Başsavcısı ya da üzülerek ifade etmeliyim sade suya tirit “savcı” hitaplarını doğru bulmuyorum. Doğrusu “Cumhuriyet Savcısı”dır. Onun da önceliği ülkenin bütün nüfusunu kapsayan kamudur.
Son zamanlarda her ne ad altında olursa olsun, ticari faaliyetlerden kayba uğrayana mağdur sözünü doğru bulmuyorum. Ortak olduğu fon, hisse senedi ve adı ne olursa olsun ticari kaybın muhatabı devlet olamaz, kamu kaynakları ile zarar karşılanamaz. Ancak düzenleme eksiklikleri ya da uygulama yetersizliklerinin bedelleri ödettirilir.
Tekrar ahlak yoksunlarının, görgüsüzlerin, bedevi yağmacıların yaptıklarının bedelini işte yukarıda bahsettiğimiz üç kızımız ve onlarcası ile ödüyoruz. İnanın mali kayıpları, çalınan malları yerine koymak çok kolay. Ama çocukluğundan beri “darül harp” hikayeleri ile büyütülenlerle, müptezel etnik ve mezhep bölücülerinin ve onların işbirlikçilerinin devlet kaynaklarını yağmalamalarına ses çıkartmayanların şahsi kayıplarında mağdur rolü oynamaları tamda durulan yeri gösteriyor.
Ahlak, eğitim eriyor…
Bir millet göz göre göre eriyor…
Ey genç bırak bu arayışları, kendi toplumuna yabancılaşmayı.
Ayağa kalk ve haykır!
Seni bekliyor bu millet!
Bir ses “varlığım Türk varlığına armağan olsun!”
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Abdullah ULUYURT
Üç Kızlar
Kızılay’a inince mutlaka kitapçılara uğrarım. Ama bir kitap alabilmem için mutlaka iki kitap okumam gerekir…
Sanırım ölümüme yakın kitaplığımda ancak okunacak kitap kalmayacak…
O gün sahafları da dolaştım. Sahaflık meslektir, aşktır. Tüccarlık değildir. Para kazanılmaz. Aslında kitap dostlarının kitapçılarda bulamadığı hoş sohbet ve dostluklar sahaflarda vardır. Sahaflar ayrıca ilginize göre sınıflanırlar. Mesela Ankara’da Türk Dünyası ile ilgili kitaplar ve hoş sohbetler Yüce Erek’te bulunur. Nereden, nasıl geldiğini bilmediğim kımızın da asla bitmediği yerdir.
Son gidişimde orada üç kızla karşılaştım.
İsimleri bende kalsın (unuttum), Gümüşhaneli, Kastamonulu ve Konyalı üç üniversite talebesi. Serde Türkçülük var ya Gümüşhaneli kızın boynunda aynı büyüklükte iki Ortodoks haçı vardı. Öyle olunca “nerelisin?” sorusunu yönelttim. “Gümüşhaneliyim” dedi. Ermeni olabilir ya da mübadeleden kaçan kılıç artığı bir Karamanlı Ortodoks Türk. Bir değil iki Cross (haç), “Ortodoks musun” dedim. “Hayır arayış içindeyim, kendimi böyle daha iyi hissediyorum” dedi. “Ankara’da Ortodoks, Katolik, Protestan ve son zamanlarda daha etkili Babtist kiliselerini biliyor musun” dedim.
Bilmiyordu. Konyalı kız ise daha sormadan söyledi. “İnanmıyorum”. Üçüncü, Kastamonulu kendini yormadı bile. Sadece “ben de” demekle yetindi.
Oturup konuştum. Sonuçta Dr. Bek’i bekliyorum!
Üzgünüm ama bu gençler din aramıyorlar. Ahlak ve adalet arıyorlar. Kendimizi savunduğumuz değerlerin çarçur edilmesi karşısında “biz sizin suç ortağınız olamayız” diyerek kendilerini kenara çekiyorlar. Hem de “protest” olarak. Özellikle Babtistlerin avuçlarını ovarak bekledikleri birer birer canımızdan koparılarak sıralarını bekleyen kızlarımız olarak…
Şimdilerde muhabbet ettiklerimizle fazla ileri gitmeden yüzeysel olarak işi bitiriyoruz. Mahallenin kırk yıllık bekçisinin kapsını çalarak “bayram harçlığı isteyen çakma bekçiler”le çevrili etrafımız. Bir de üniversitelerini kısaltmalarla yazan hal tercümeleri. A.Ü. mezunu. Ankara Üniversitesi mezunları lütfen üniversitenizi açık açık yazın. “Cumhuriyet Başsavcısı …..’nın çalışma arkadaşıyım”. Şoför veya korumasıydım, demek de onur verici değil mi?
Yedi metrelik genişlikteki yola duba koyarak özel park yapanlarla başladı ahlakımızın kazınması. Sonra fazladan iki masa kaldırıma… Sonra aman be Allah’ın gökyüzünü, yer yüzünü mü kıskanacağız diye sağlanan belediye imar rantı… “E buranın da giderleri var” diyerek seni de işe ortak etmek istemeler… Şeytani suratına elini götürüp aşağıya sıvazlarken “biz de yolumuzu bulalım” diyen çakal… Haddi ve hakkı olmadan kullanılan çakarlı arabalar… Lojmanlar… İmar alanına çevrilen yeşil alanlar, sit alanları. Seccade, tesbih, takke… Döndüm kıbleye “Allahuekber”.
Devletin kaynaklarının yağmalanmasında, parçalanmasında ses çıkartmaz ayıplamaz olduk. Çocukluğumda bazı dükkanlar, evler yarı fiyatına alıcı bulamazdı. Kulaktan kulağa efsunlu bir fısıltı dolaşırdı. “Sana yaramaz orası vakıf malıymış…”
Memuriyetim boyunca, “kitabına uydur” diye bir kavram duymadım. Hatırlatmak gereği duymazdı amirlerimiz. Zaten yapılan iş yasaya uygun olmalıydı. Aldığım görev harcırahının artanını o ülkedeki Türk toplum liderine bıraktıran amirden harcamasını ayrıca fatura ettiren memura geldik.
Ticari meselelerin görüldüğü mahkemelerin adı “Asliye Ticaret Mahkemeleri”dir. Dolandıran ve dolandırılan ya da arasında uyuşmazlık olanların gideceği mahkemeler bellidir.
Asıl olan bütün vatandaşların hak gaspının arkasını aramaktır. Şimdilerde güzel Türkçemizdeki kavramları, tamlamaları yok etmek için uğraşıyoruz. Her “..oku bilen” yorumcuların İstanbul Başsavcısı, Ankara Başsavcısı ya da üzülerek ifade etmeliyim sade suya tirit “savcı” hitaplarını doğru bulmuyorum. Doğrusu “Cumhuriyet Savcısı”dır. Onun da önceliği ülkenin bütün nüfusunu kapsayan kamudur.
Son zamanlarda her ne ad altında olursa olsun, ticari faaliyetlerden kayba uğrayana mağdur sözünü doğru bulmuyorum. Ortak olduğu fon, hisse senedi ve adı ne olursa olsun ticari kaybın muhatabı devlet olamaz, kamu kaynakları ile zarar karşılanamaz. Ancak düzenleme eksiklikleri ya da uygulama yetersizliklerinin bedelleri ödettirilir.
Tekrar ahlak yoksunlarının, görgüsüzlerin, bedevi yağmacıların yaptıklarının bedelini işte yukarıda bahsettiğimiz üç kızımız ve onlarcası ile ödüyoruz. İnanın mali kayıpları, çalınan malları yerine koymak çok kolay. Ama çocukluğundan beri “darül harp” hikayeleri ile büyütülenlerle, müptezel etnik ve mezhep bölücülerinin ve onların işbirlikçilerinin devlet kaynaklarını yağmalamalarına ses çıkartmayanların şahsi kayıplarında mağdur rolü oynamaları tamda durulan yeri gösteriyor.
Ahlak, eğitim eriyor…
Bir millet göz göre göre eriyor…
Ey genç bırak bu arayışları, kendi toplumuna yabancılaşmayı.
Ayağa kalk ve haykır!
Seni bekliyor bu millet!
Bir ses “varlığım Türk varlığına armağan olsun!”