Meram, Loras Dağı eteklerinde Konyalıların bağ evlerinin olduğu yazın yaşadıkları yerlerdi. Zaten Konya’da pek müteber Konyalı tanımı “Meram’da bağı, Türbeönü’nde evi olan” pek yanlış değildir.
“Konya’dan Meram’a ulaşım” deyince genellikle Meram Yeni Yol’u bilirler. Oysa Meram’a giden birkaç yol daha vardır. Bunlardan birisi adı üstünde daha kuzeyden ve yakadan dolanan “Yaka Yolu”. Diğerleri ise güneyden Meram’a ulaşırlar. Eski Meram Yolu, Selver Yolu (Aslan Ali Caddesi), Lale Bahçe Yolu, vardır. Hatıp Yolu’ndan da ulaşım vardır ama o yol Hatıp-Gödene yoludur.
Dedemin bahçesi Selver Yolu’nda idi. Selbasan Çayı’nın hemen doğusunda. Bağ evimiz iki gözdü. Toprak damlı. Avluya girdiğinizde solda örtme vardı. Üç duvar arası önü açık mutfak. Tandır ve ocak da oradaydı. Benim için tandır ekmeğinden daha çok böreği ve çorbası kıymetliydi. Ocak ise yemek yapılan yerden daha çok mısır patlatılan ateş yanan yerdi. Yirmi-otuz koyun alan ağıl, üç-beş büyük baş alan ahır ve iki at bağlanan tavla.
Avlunun hemen önünde Isparta gülleri vardı. Meram çayından gelen bir koldan bahçemiz sulanırdı. Kap-gacak yunması burada yapılır, evin ihtiyacı su da buradan alınırdı. Sadece içme suyu çeşmeden alınırdı. O da Çayırbağı’ndan gelirdi. Isparta güllerinin hemen arkasındaki ağaçlıkta meyvalar vardı. Ağaçlığın arkasına doğru ise farklı farklı kayısı ağaçları vardı. Hiçbiri bodur değildi. O günün insanları gibi heybetli, ulu…
İhtiyaç olunca kesilip kullanılacak birkaç kavak ağacı. Ağaçlığın kuzeyinde bağ. Ne kadar çeşit üzüm yomcası vardı. Hepsi ayrı bir güzellik. Hepsi ayrı bir rehaya. Puştalar arasında yerde çotuklar. Evin hemen yanıbaşında yetecek kadar avar vardı. Domates, fasulya, salatalık, bamya, bakla, mısır, biber. Bağda olunca, bahçeden çıkınca yerdik. Yabandan sebze gelmezdi.
Tahıl ekilen tarlanın tam ortasında yüzyıllık bir pelit ağacı vardı. Akşama kadar ev işleri ile uğraşırdı büyükannem. Bitmezdi işleri. Akşam ezanından sonra yer sofrasında yemek yenirdi. Dedem yatsıyı beklerken uyuklar. Yorulmayan annannem idare lambasında mekik işi yapardı.
Dedem bahçıvanlık yanı sıra Taşhan’da nalbantlık yaparmış. Birgün kendi huylu, sahibi huysuz bir ata nal çakarken çitme yemiş. Bir böbreği alınmış. Ondan sonra teyzelerimin de okula giderken bindiği kendisi deli, donu doru atı satmışlar. Ben görmedim.
Yıllar sonra pelit ağacını gördüm. Bir o kalmış. Bir de dedemin soyadı. Boğaçacı Sokağı.
İzmir’de kendisi deli donu doru atın torununu gördüm. You Are Big. Yürüyüşte güç aldığı baldırları ne kadar güçlü. Atın durma dışındaki her hareketi bir yürüyüş. Adeta yürüyüşünde bir asalet var. Bir ayak havada üçü düz basıyor yerde. Sanki ayağı altında incir var da ezmeyim diye çabalıyor. Sonra yavaşça adi süratliye geçiyor. İki ayak havada, ikisi yerde. Binicisini kolluyor. Binici atın üstünde sakin oturuyor. Kendisi deli, donu doru at hafif süratleniyor. Binici de ona uyumlu yarı ayakta. Sonra o an, dört ayağı da havada, dört nala. Binici hep ayakta.
Yıllar sonra İzmir’de. Yenisey’de sulanan atlar Kordon’a akmaktalar. 1081’de Kadife Kale önünde, 1402’de Bayraklı’da hep o atlılar. Atını sulayınca Türk ordusu Tuna bir karış eksilmiş, o gün “bin atlı çocuklar gibi şenmiş”.
Sonra soyadı Altay olan Fahrettin Paşa, süvarileri ile hedefe, Akdeniz’e akmakta.
Atın tüyü donudur. Kır deyip geçme. Kadırga, üveyik, kızıl, demir ve bakla kırı var. Daha bunun alı var, doru var. Atın karasına yağız derler. Alnında akıtması olsun, ayakları sekili. Kala kala Türk atı Kula’ya kaldık nerede o Polatlı, Aksaray, Ereğli haraları. O haralardaki Türk atları.
Süvarinin bugünkü karşılığı tankçılarmış. Boşuna değil ya Türk tankının adı “Altay”. Ya dünün Türk atlıları. Batı ancak ona “Sentor” demiş. Eğersiz. Atıyla bir bütün. Tanrının kırbacı Attila’nın torunları, sentorlar.
Bu arada attan düşülmezmiş. O kadar nazik duygusal hayvan ki seni tekrar binebilmen için zorunlu indirirmiş. Attan düşen süvariye “indi-bindi” derler geçerlermiş. Öyle ya. Cevizden düşen değil duttan düşen, attan düşen değil eşekten düşen ölürmüş. Sahi neden?
Ben İzmir’de bu sefer, Altay’ı gördüm. At adam Sentor’u gördüm. Akdeniz’e uzanan kısrakbaşını gördüm.
Ben Konya’da bu sefer, alaca donlu bir kısrağa bindim. Rahvan yolaldım. Selver’den Konya’ya vardım. Atımın ayaklarının dördü de düz basmakta. Koşacak hali yok ki, dili bağlansın. Bir şeker, bir havuç, bir elma kır ver boğazına durmasın.
You Are Big, al kardeşlerin Önder Beyi, Beyaz Prensi ve Sancak Taşıyanı. Sınırları kaldırıver aradan, Meriçten geç. Vardar’da, İlyas Bey Ovasında mola ver. Sonra Drimi geç. Drina Köprüsü senin için kurulmadı mı? Kızıl elma’ya doğru bir nefes alın. Belgrat Kalesi’nden aşağıda, Sava’da sulanın.
Kalın sağlıcakla.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Abdullah ULUYURT
You Are Big!
Meram, Loras Dağı eteklerinde Konyalıların bağ evlerinin olduğu yazın yaşadıkları yerlerdi. Zaten Konya’da pek müteber Konyalı tanımı “Meram’da bağı, Türbeönü’nde evi olan” pek yanlış değildir.
“Konya’dan Meram’a ulaşım” deyince genellikle Meram Yeni Yol’u bilirler. Oysa Meram’a giden birkaç yol daha vardır. Bunlardan birisi adı üstünde daha kuzeyden ve yakadan dolanan “Yaka Yolu”. Diğerleri ise güneyden Meram’a ulaşırlar. Eski Meram Yolu, Selver Yolu (Aslan Ali Caddesi), Lale Bahçe Yolu, vardır. Hatıp Yolu’ndan da ulaşım vardır ama o yol Hatıp-Gödene yoludur.
Dedemin bahçesi Selver Yolu’nda idi. Selbasan Çayı’nın hemen doğusunda. Bağ evimiz iki gözdü. Toprak damlı. Avluya girdiğinizde solda örtme vardı. Üç duvar arası önü açık mutfak. Tandır ve ocak da oradaydı. Benim için tandır ekmeğinden daha çok böreği ve çorbası kıymetliydi. Ocak ise yemek yapılan yerden daha çok mısır patlatılan ateş yanan yerdi. Yirmi-otuz koyun alan ağıl, üç-beş büyük baş alan ahır ve iki at bağlanan tavla.
Avlunun hemen önünde Isparta gülleri vardı. Meram çayından gelen bir koldan bahçemiz sulanırdı. Kap-gacak yunması burada yapılır, evin ihtiyacı su da buradan alınırdı. Sadece içme suyu çeşmeden alınırdı. O da Çayırbağı’ndan gelirdi. Isparta güllerinin hemen arkasındaki ağaçlıkta meyvalar vardı. Ağaçlığın arkasına doğru ise farklı farklı kayısı ağaçları vardı. Hiçbiri bodur değildi. O günün insanları gibi heybetli, ulu…
İhtiyaç olunca kesilip kullanılacak birkaç kavak ağacı. Ağaçlığın kuzeyinde bağ. Ne kadar çeşit üzüm yomcası vardı. Hepsi ayrı bir güzellik. Hepsi ayrı bir rehaya. Puştalar arasında yerde çotuklar. Evin hemen yanıbaşında yetecek kadar avar vardı. Domates, fasulya, salatalık, bamya, bakla, mısır, biber. Bağda olunca, bahçeden çıkınca yerdik. Yabandan sebze gelmezdi.
Tahıl ekilen tarlanın tam ortasında yüzyıllık bir pelit ağacı vardı. Akşama kadar ev işleri ile uğraşırdı büyükannem. Bitmezdi işleri. Akşam ezanından sonra yer sofrasında yemek yenirdi. Dedem yatsıyı beklerken uyuklar. Yorulmayan annannem idare lambasında mekik işi yapardı.
Dedem bahçıvanlık yanı sıra Taşhan’da nalbantlık yaparmış. Birgün kendi huylu, sahibi huysuz bir ata nal çakarken çitme yemiş. Bir böbreği alınmış. Ondan sonra teyzelerimin de okula giderken bindiği kendisi deli, donu doru atı satmışlar. Ben görmedim.
Yıllar sonra pelit ağacını gördüm. Bir o kalmış. Bir de dedemin soyadı. Boğaçacı Sokağı.
İzmir’de kendisi deli donu doru atın torununu gördüm. You Are Big. Yürüyüşte güç aldığı baldırları ne kadar güçlü. Atın durma dışındaki her hareketi bir yürüyüş. Adeta yürüyüşünde bir asalet var. Bir ayak havada üçü düz basıyor yerde. Sanki ayağı altında incir var da ezmeyim diye çabalıyor. Sonra yavaşça adi süratliye geçiyor. İki ayak havada, ikisi yerde. Binicisini kolluyor. Binici atın üstünde sakin oturuyor. Kendisi deli, donu doru at hafif süratleniyor. Binici de ona uyumlu yarı ayakta. Sonra o an, dört ayağı da havada, dört nala. Binici hep ayakta.
Yıllar sonra İzmir’de. Yenisey’de sulanan atlar Kordon’a akmaktalar. 1081’de Kadife Kale önünde, 1402’de Bayraklı’da hep o atlılar. Atını sulayınca Türk ordusu Tuna bir karış eksilmiş, o gün “bin atlı çocuklar gibi şenmiş”.
Sonra soyadı Altay olan Fahrettin Paşa, süvarileri ile hedefe, Akdeniz’e akmakta.
Atın tüyü donudur. Kır deyip geçme. Kadırga, üveyik, kızıl, demir ve bakla kırı var. Daha bunun alı var, doru var. Atın karasına yağız derler. Alnında akıtması olsun, ayakları sekili. Kala kala Türk atı Kula’ya kaldık nerede o Polatlı, Aksaray, Ereğli haraları. O haralardaki Türk atları.
Süvarinin bugünkü karşılığı tankçılarmış. Boşuna değil ya Türk tankının adı “Altay”. Ya dünün Türk atlıları. Batı ancak ona “Sentor” demiş. Eğersiz. Atıyla bir bütün. Tanrının kırbacı Attila’nın torunları, sentorlar.
Bu arada attan düşülmezmiş. O kadar nazik duygusal hayvan ki seni tekrar binebilmen için zorunlu indirirmiş. Attan düşen süvariye “indi-bindi” derler geçerlermiş. Öyle ya. Cevizden düşen değil duttan düşen, attan düşen değil eşekten düşen ölürmüş. Sahi neden?
Ben İzmir’de bu sefer, Altay’ı gördüm. At adam Sentor’u gördüm. Akdeniz’e uzanan kısrakbaşını gördüm.
Ben Konya’da bu sefer, alaca donlu bir kısrağa bindim. Rahvan yolaldım. Selver’den Konya’ya vardım. Atımın ayaklarının dördü de düz basmakta. Koşacak hali yok ki, dili bağlansın. Bir şeker, bir havuç, bir elma kır ver boğazına durmasın.
You Are Big, al kardeşlerin Önder Beyi, Beyaz Prensi ve Sancak Taşıyanı. Sınırları kaldırıver aradan, Meriçten geç. Vardar’da, İlyas Bey Ovasında mola ver. Sonra Drimi geç. Drina Köprüsü senin için kurulmadı mı? Kızıl elma’ya doğru bir nefes alın. Belgrat Kalesi’nden aşağıda, Sava’da sulanın.
Kalın sağlıcakla.