SON DAKİKA
Hava Durumu

Herkese ait, kendine değil

Yazının Giriş Tarihi: 04.03.2026 17:54
Yazının Güncellenme Tarihi: 04.03.2026 17:56

“Herkese ait” olmak kulağa sıcak gelir. Kabul görmek, sevilmek, aranmak, sorulmak… İnsan sosyal bir varlık; görünür olmak ister. Ama bir soru var ki içimizi rahatsız eder: Herkese ait olan biri gerçekten kendine ait olabilir mi?

Duruş dediğimiz şey tam da burada başlar. Duruş; ses tonumuzdan önce gelen, kelimelerden önce hissedilen bir iç kararlılıktır. Neyi kabul edip neyi etmeyeceğimizi, nerede susup nerede konuşacağımızı belirleyen görünmez omurgadır. Duruşu olan insan ulaşılmaz değildir; ama seçici biçimde ulaşılabilirdir.

Ulaşılabilirlik bir erdemdir, evet. Ama ayrıcalıklı bir erdemdir. Herkes için değil. Ailen, eşin, hayat arkadaşın, gerçek dostların… Onlar senin kapını çalabilir. Çünkü o kapı karşılıklıdır. Emek, güven, samimiyet vardır.

Bunun dışında, sınır koymadan herkes tarafından ulaşılabilir olmak çoğu zaman yüksek bir gönüllülük değil; doyurulmamış bir egonun sessiz talebidir: “Herkes beni sevsin.”

Peki herkesin bizi sevdiği bir yerde bir şeyler ters gitmiş sayılmaz mı?

Çünkü sevgi seçicidir. Değer seçicidir. Hatta karakter bile seçicidir. Herkese göre şekil alan, kimseyi kaybetmemek için sürekli eğilen birinin duruşu kalmaz; yalnızca uyumu kalır. O uyum da bir süre sonra kişiliğin silikleşmesine dönüşür.

Kendine ait alanı olmayan insan, herkesleşir. Herkesleşen insanın kurduğu bağ ise derin değil, yaygındır. Çoktur ama güçlü değildir. Çünkü sınırın olmadığı yerde kimlik bulanıklaşır.

Virginia Woolf’un dediği gibi: “İnsanın kendisi olması diğer şeylerden çok daha önemlidir.”

Kendisi olamayan biri ne kadar ait hissedebilir? Ya da ne kadar ait hissettirebilir?

Bugün topluma mal olmuş sanatçılara bakıyoruz. Hayattayken eleştirilen, tartışılan, hatta dışlanan insanlar… Öldükten sonra “iyi bir insandı” denilmesi mi kıymetli, yoksa geride bıraktığı üretimin insanlığa dokunması mı?

“Bana ne iyiliği dokundu?” diye sorarız. Ama belki asıl mesele bireysel iyilikten çok, kolektif faydadır. Bir kitabı, bir besteyi, bir düşünceyi miras bırakmak… İnsanlığa katkı sunmak…

Adın anıldığında ardında bıraktığın iş, duruşun ve insanlığa kattığın değer konuşuluyorsa, bu daha güçlü değil midir?

Kendini gerçekleştiren insanın en belirgin özelliği özgünlüktür. Özgünlük cesaret ister. Onaydan vazgeçmeyi, bazen yalnız kalmayı göze almayı gerektirir. Ama karşılığında sağlam bir iç huzur verir.

Palyaçolardan neden korkarız? Yüz çizgilerinin genişletilmesiyle gülümsemesi abartılmış bir makyaj. Dudak kenarları yukarı doğru zorla çekilmiş, yanaklara taşınmış bir neşe… Güldüren, eğlendiren ama sahte. Abartının olduğu her yerde sahtelik daha çok görünür.

Güzellemeler de böyledir. Öyle göze sokularak yapılır ki, o güzelliği cilalanmış hissettirir. Birine fark edildiğini göstermenin bedeli artık fazla övgü, fazla parlatma, fazla dış görünüş vurgusu oldu. Fiziki koşulları ön plana çıkaran, bir yakınlık… Fazla yakınlık, fazla güzelleme, fazla iç içe geçiş…

Oysa ateşle suyun teması buhardır. Ben burada samimiyetten söz etmiyorum. Samimiyet zaten ölçülü bir açıklıktır. Ben, sınırın eridiği noktadan söz ediyorum.

Çünkü fazla yakınlık aceledir, bir boşluğu hızla doldurma çabasıdır.

Birini fark edip onun varlığını gördüğünüzü hissettirdiğiniz an, o temas başka hislere evrilebilir. İnsan fark edilince büyür. Ruh okşanır. Değerli hisseder. Ama bu okşayış dozunu aştığında, gerçekliğini kaybedebilir.

Abartının olduğu yerde denge kaybolur.

Her şey denge ister. Fark etmek, fark edilmek güzeldir; ama sürekli ve yüksek perdeden yapıldığında bağımlılık yaratır. Her seferinde alkışlanan bir insan, alkış kesildiğinde kendini eksik hisseder. Sürekli övülen biri, eleştiriyle karşılaştığında dağılabilir.

Her alkış bir süre sonra beklentiye dönüşür. Her övgü, dozunu aştığında gereksiz yakınlık getirir.

Dil pelesengi olmuş kelimeler çoğaldı.

“Herkes herkesin canı.” “Herkes benim bir tanem.” “Herkes yavrum, kuzum.”

Aidiyet eki taşıyan sıfatlar havada uçuşuyor. Sanki yakınlık kelimelerle kuruluyormuş gibi.

Gerçekten neyi kastediyorsun?

Daha hikâyesini bilmediğin, yaralarını duymadığın, karanlık tarafına şahit olmadığın birine bu kadar hızlı bir aidiyet yüklemek neyin ihtiyacı?

“Canım” dediğin şey, bir hitap mı yoksa bir boşluk doldurma çabası mı?

Çünkü kelime, anlamını taşıyabilecek bir zemine ihtiyaç duyar. Zemin yoksa, söz havada kalır. Havada kalan söz ise bir süre sonra alışkanlığa dönüşür. Alışkanlık da değeri törpüler.

Henüz tanıştığın birine “canım” dediğinde, aslında kendini mi güvene alıyorsun?
Mesafeyi hızla kapatıp belirsizliği azaltmaya mı çalışıyorsun? Yoksa sevilme ihtimalini erkenden garanti altına mı almak istiyorsun?

Fazla hız, bağ kurmak değildir. Bir tohumun toprağa atıldığı gün meyve bekleyemezsin. Ama biz artık ilk günden meyve diliyoruz. İlk günden “benim” diyoruz. İlk günden iç içe geçiyoruz.

Aidiyet eki kolaydır: “–im” demek basittir. Zor olan gerçekten ait olabilmektir. Bir insana “canım” dediğinde, hayatına alan açmış oluyorsun. Kelime ile kurulan yakınlık hızlıdır. Sorumluluk ile kurulan bağ yavaştır.

Ve biz hız çağında yaşıyoruz.

Fazla yakınlık, fazla güzelleme, fazla sahiplenme… Her şey bir anda büyütülüyor. Bir bakıştan anlam yükleniyor. Bir iltifattan hikâye yazılıyor.

Aidiyet eki içeren sıfatlar çoğaldıkça, gerçek aidiyet azalıyor olabilir mi?

Belki de mesele şu: Herkese “benim” demek değil, gerçekten birine “benim” diyebilecek kadar seçici olmak.

Herkese ait olmak için çok şey yapmana gerek yoktur. Uyum sağlarsın. Fazla ses çıkarmazsın. Kim ne istiyorsa biraz oraya eğilirsin. Ortamın tonuna göre konuşur, beklentiye göre şekil alırsın. Sevilmek için yumuşarsın. Kaybetmemek için seni rahatsız eden her şeyi görmezden gelirsin.

Ve kısa vadede işe yarar.

Herkese dağıtılan ilgi, kimseyi doyurmaz. Yayılmak kalabalık getirir. Derinleşmek kök.

Kendine ait olmak, önce kendini tanımayı gerektirir. Neyi sevdiğini, neye tahammül edemediğini, hangi sözün içini acıttığını, hangi davranışın sınırını ihlal ettiğini bilmeyi gerektirir. Sınır koymak bencillik değil, karakterdir. Hayır demek kabalık değil, öz saygıdır. Ulaşılabilir olmak değerli; ama değerini bilene.

Belki de mesele şu: Herkes tarafından sevilmek değil, kendin olarak var olabilmek.

Çünkü bir gün adımız anıldığında, “iyi biriydi” denmesinden daha kıymetlisi şudur:

İnsanlığa faydalıydı. Ama bir duruşu da vardı.

Sadece yardım eden değil; neye, nasıl ve neden yardım ettiğini bilen biriydi. Sadece üreten değil; neyi üretmeyeceğini de seçebilen biriydi. Sadece sevilen değil; gerektiğinde sevilmemeyi göze alabilen biriydi.

Kendiydi.

Ve dünyaya bir iz bıraktı.

Yorum Ekle
Gönderilen yorumların küfür, hakaret ve suç unsuru içermemesi gerektiğini okurlarımıza önemle hatırlatırız!
Yorumlar (0)
Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.