Şehrin gürültüsü, patırtısı yetmiyormuş gibi kendimiz de ilave gürültüyü seviyoruz milletçe. Bazen kendi sessizliğimi dinlemek için uzun yürüyüşlere çıkıyorum. Sadece araçların kornaları ya da şehrin kalabalığı değil gürültülü olan…
Cami bahçesindeki bir çay ocağında mola verdim bir gün. Oldukça soğuk bir havada camla çevrili, kış bahçesi kılıklı bir alana sıcacık çay içip, kafa dinleme hayaliyle yerleştim. Birkaç kişi oturmuş çay içiyordu. Kalabalık da yok, aman ne güzel diye düşünürken şefin sürprizinin başka bir şey olduğunu öğrenmekte gecikmedim. Önce birkaç hanımın kabul günü dedikodularını dinledim. Bu yetmedi, iki doktorun acil servis anılarına iştirak ettim. İğne iplik verilirse elime kim tutar beni bundan sonra! Herkes ne kadar coşkulu. Bir bardak çayın kıyısına vurmuş anılarımla baş başa kalamayacağımı anlayınca tası tarağı toplayıp yola koyuldum tekrar. Senelerdir bir arada yaşamayı öğrenemedik.
Ne apartman hayatında, ne toplu taşımalarda, ne de kültür sanat etkinliklerinde... Kafamızın üzerinde bir çatı yükselince frekansımız birdenbire artıyor. Sanki etrafımızdaki herkes kayboluyor da sadece kukumav gibi biz kalıyoruz tek başımıza.
Topluluklarla yapılan gezilerde de durum değişmiyor. Bütün gün yorulan insanlar onlar değilmiş gibi otobüse binip de müzik sesini duyan birden bire diriliveriyor. Tabi müzik sesi kulak zarını zorlayacak kadar açılmış olacak, yanında oturanın ne dediği anlaşılmayacak ki buna eğlence densin.
Kendisine uzak insanların çok bağırdığını okumuştum bir yerde. Bütün toplum bohçalarımızı toplayıp kendimizden mi taşındık ne?
Niye bu kadar gürültü sevdalısı olduk?
Şehrin göbeğinde sıra gecesi yapan lokanta mı ararsınız… daha neler neler. Günübirlik Uludağ gezisinden dönerken yaşadıklarımız başlı başına bir komediydi. Eğer kayak yapmayı bilmiyorsanız benim gibi, camın kenarında oturup kar tanelerini birbirine ekleyip seyretmekten başka işinizin olmadığı bir yer Uludağ. Akşamın karanlığı bastırırken hava sertleşti. Gündüz sevimli sevimli yağan kar birden eteklerini beline dolayıp saldırıya geçti sanki. Kutup ayısından hallice görüntümüzle küçük araçların arasında bata çıka, patinaj yapa yapa otobüsümüzü aramaya başladık. Çünkü tur otobüslerinin otellerin olduğu bölgeye çıkması yasak. Elerinde valizlerle onca yolu düşe kalka kat edenleri görünce bari valizimiz yok diye teselli bulduk. Yok mu buna bir çare? Otobüsümüzü bulunca mal bulmuş mağribi gibi olduk. Sıcağı da görünce mayıştık. Sadece biz mayışmışız. Yurdumun her daim gürültüye hazır ekibi teyakkuzdaydı. Müzik sesi sonuna kadar açıldı ve çıp çıp vuran eller devreye girdi. Koyu gölgelerin indiği ormana bakıp hayallere dalma planlarımız suya düştü tabiî ki. Baktım kulaklarım isyan bayraklarını açmaya başladı, sese müdahale etmek zorunda kaldım. Bu sefer de mızıkçı çocuklar gibi hissediyor insan kendisini. Bir süre ortam sakindi. Bursa’nın beton silueti ufukta görününce olanlar oldu. Fonda “Bursalı mısın kadifeli gelin?” çalmaya başlayınca herkes çılgın gibi tempo tutup oynamaya başladı. Dışarıdan gören, gurbetçi otobüsü zannederdi. Alt tarafı bir saatlik yola gidip döndük. Demek ki uzun süreli Bursa’dan ayrı kalmak bünyeye ters! Otobüs bizi indireceği yere park ettiğinde trafik müsait olsaydı toprağı da öpecektik ama bu seferlik olmadı. Kısmet, bir dahaki gezilere ve eğlence ile gürültünün aynı şey olmadığını bilenlerle gezmeye olsun.
“Gürültü sen bizim her şeyimizsin” sloganından da milletçe kurtulalım.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
E. Gülhan AKBABA
Gürültü sen bizim her şeyimizsin
Şehrin gürültüsü, patırtısı yetmiyormuş gibi kendimiz de ilave gürültüyü seviyoruz milletçe. Bazen kendi sessizliğimi dinlemek için uzun yürüyüşlere çıkıyorum. Sadece araçların kornaları ya da şehrin kalabalığı değil gürültülü olan…
Cami bahçesindeki bir çay ocağında mola verdim bir gün. Oldukça soğuk bir havada camla çevrili, kış bahçesi kılıklı bir alana sıcacık çay içip, kafa dinleme hayaliyle yerleştim. Birkaç kişi oturmuş çay içiyordu. Kalabalık da yok, aman ne güzel diye düşünürken şefin sürprizinin başka bir şey olduğunu öğrenmekte gecikmedim. Önce birkaç hanımın kabul günü dedikodularını dinledim. Bu yetmedi, iki doktorun acil servis anılarına iştirak ettim. İğne iplik verilirse elime kim tutar beni bundan sonra! Herkes ne kadar coşkulu. Bir bardak çayın kıyısına vurmuş anılarımla baş başa kalamayacağımı anlayınca tası tarağı toplayıp yola koyuldum tekrar. Senelerdir bir arada yaşamayı öğrenemedik.
Ne apartman hayatında, ne toplu taşımalarda, ne de kültür sanat etkinliklerinde... Kafamızın üzerinde bir çatı yükselince frekansımız birdenbire artıyor. Sanki etrafımızdaki herkes kayboluyor da sadece kukumav gibi biz kalıyoruz tek başımıza.
Topluluklarla yapılan gezilerde de durum değişmiyor. Bütün gün yorulan insanlar onlar değilmiş gibi otobüse binip de müzik sesini duyan birden bire diriliveriyor. Tabi müzik sesi kulak zarını zorlayacak kadar açılmış olacak, yanında oturanın ne dediği anlaşılmayacak ki buna eğlence densin.
Kendisine uzak insanların çok bağırdığını okumuştum bir yerde. Bütün toplum bohçalarımızı toplayıp kendimizden mi taşındık ne?
Niye bu kadar gürültü sevdalısı olduk?
Şehrin göbeğinde sıra gecesi yapan lokanta mı ararsınız… daha neler neler. Günübirlik Uludağ gezisinden dönerken yaşadıklarımız başlı başına bir komediydi. Eğer kayak yapmayı bilmiyorsanız benim gibi, camın kenarında oturup kar tanelerini birbirine ekleyip seyretmekten başka işinizin olmadığı bir yer Uludağ. Akşamın karanlığı bastırırken hava sertleşti. Gündüz sevimli sevimli yağan kar birden eteklerini beline dolayıp saldırıya geçti sanki. Kutup ayısından hallice görüntümüzle küçük araçların arasında bata çıka, patinaj yapa yapa otobüsümüzü aramaya başladık. Çünkü tur otobüslerinin otellerin olduğu bölgeye çıkması yasak. Elerinde valizlerle onca yolu düşe kalka kat edenleri görünce bari valizimiz yok diye teselli bulduk. Yok mu buna bir çare? Otobüsümüzü bulunca mal bulmuş mağribi gibi olduk. Sıcağı da görünce mayıştık. Sadece biz mayışmışız. Yurdumun her daim gürültüye hazır ekibi teyakkuzdaydı. Müzik sesi sonuna kadar açıldı ve çıp çıp vuran eller devreye girdi. Koyu gölgelerin indiği ormana bakıp hayallere dalma planlarımız suya düştü tabiî ki. Baktım kulaklarım isyan bayraklarını açmaya başladı, sese müdahale etmek zorunda kaldım. Bu sefer de mızıkçı çocuklar gibi hissediyor insan kendisini. Bir süre ortam sakindi. Bursa’nın beton silueti ufukta görününce olanlar oldu. Fonda “Bursalı mısın kadifeli gelin?” çalmaya başlayınca herkes çılgın gibi tempo tutup oynamaya başladı. Dışarıdan gören, gurbetçi otobüsü zannederdi. Alt tarafı bir saatlik yola gidip döndük. Demek ki uzun süreli Bursa’dan ayrı kalmak bünyeye ters! Otobüs bizi indireceği yere park ettiğinde trafik müsait olsaydı toprağı da öpecektik ama bu seferlik olmadı. Kısmet, bir dahaki gezilere ve eğlence ile gürültünün aynı şey olmadığını bilenlerle gezmeye olsun.
“Gürültü sen bizim her şeyimizsin” sloganından da milletçe kurtulalım.