Kafkas Cephesi’nde Şark Orduları Grup Komutanı Halil (Kut) Paşa’nın yaveri Yüzbaşı Selahattin (Yurtoğlu), Bakü’ye yönelik askerî harekât öncesi alınan kararları 9. Ordu Komutanı Yakup Şevki (Subaşı) Paşa’ya iletmek üzere Kars’a gelir.
Yakup Şevki Paşa, görüşme biter bitmez Harbiye’den hocası olduğu, yine Balkan Savaşlarında birlikte görev yaptığı Yüzbaşı Selahattin’e birden şöyle der:
“Ben seni namuslu bir adam tanırdım, sen de mi namussuz oldun?”
Devam eder:
“Başındaki kalpak yüz liralıktır, belki de yüz liradan da fazla... Ben bir ordu kumandanıyım, üç liralık kalpak giyiyorum. Sen bu parayı nereden buluyorsun?”
Bunun üzerine Yüzbaşı Selahattin’den şu yanıtı alır:
“Başımdaki kalpak Afganlılar tarafından Kut'ül Ammare Kahramanı Halil Paşa’ya hediye edilen üç kalpaktan biri. Para ile alınan bir kalpak değildir paşam…”
O vakit “ohh” diye derin bir nefes alan Yakup Şevki Paşa, sözlerini şöyle sürdürür:
“Sana Irak cephesinden buraya geldiğinden beri bunu soracaktım. Senin namussuz olman kuşkusu ve Halil Paşa'nın yanında namussuz bir subayın bulunması ihtimali beni çok üzüyordu. Buna çok sevindim. Yalnız bir kere daha söyleyeyim; Vatanına hizmet etmek için ilk şart namuslu olmaktır ve bu milletin bir tek kuruşunu haksız olarak almamaktır.
***
Tarih 1916, yer Irak Cephesi...
Albay Bekir Sami (Günsav) Bey, 1. Felahiye Savaşı’ndan zaferle çıkar. Ağır kayıplar veren İngilizlerin yeniden taarruza hazırlandığı sırada Kolordu Kumandanı KazımKarabekir Paşa, Felahiye'ye Bekir Sami Bey’in birliğini ziyarete gider. Bekir Sami Bey, düşmanın var hızıyla savaşa hazırlandığını, bizim ise gereği kadar çalışmadığımızı, büyük bir kuvvetimizin İran topraklarında hâlâ boşu boşuna durduğunu söyler. Karabekir Paşa, bu sitem dolu uyarılara şu karşılığı verir:
“Ben orduya yazdım, hepsini yazdım. Yavaş yavaş her şeyi ikmal edeceklerini ve bizi gerekli şekilde takviye edeceklerini söylediler. Ben ne yapayım?”
Bunun üzerine Bekir Sami Bey, Karabekir'e “size bir hikâye anlatayım o zaman” der ve başlar:
“Vaktiyle bir deveci varmış. Hastalanmış. Ve artık öleceğini anlayınca develerini etrafına toplamış. Ey develerim, demiş, siz bana uzun süre hizmet ettiniz, ben de buna karşılık size baktım. Bazı zamanlar çok yük yükledim size ve az yem verdim. Bazı zamanlar az yük vurdum, çok yem verdim. Artık hepsi geçti... Helâlleşelim. Bunun üzerine develerden biri dile gelip, sana bütün hakkımız helâl olsun, yalnız bir şeyi helâl etmeyiz. Sen bizi yola çıkarınca önümüze bir eşek koyardın, sanki biz yürümeyi bilemezmişiz gibi...
Biz buna da ses çıkarmazdık. Ama sonra yolumuz bir dereye gelir, eşek suyu geçirmez ya da direnirdi. Sen eşeği de bizim sırtımıza vurup suyu geçirirdin. Haydi bunu da affedelim ama suyu geçtikten sonra sen suyu bizim sırtımızda geçen eşeği gene bizim önümüze koyardın. İşte bunu affedemeyiz, bu konuda hakkımızı helâl edemeyiz.”
***
Aradan bir asırdan fazla zaman geçti. İmparatorluk yıkıldı, Cumhuriyet kuruldu. Ancak devlet yönetiminin iki temel meselesi değişmedi:
Namus ve liyakat.
Bir tarafta milletin kuruşunu bile haksız yere almayı namussuzluk sayan bir devlet terbiyesi, diğer tarafta iş bilenlerin sırtına yük bindirip iş bilmeyenleri baş tacı eden bir anlayış...
Oysa devlet yönetmek, şartlar ne olursa olsun milletin emanetine sahip çıkmak ve emaneti ehline teslim etmektir.
Çünkü namusun olmadığı yerde kamu kaynakları ganimete, liyakatin olmadığı yerde makamlar mükâfata dönüşür.
Ve asıl mesele, eşeklerin varlığı değil; develerin sırtında dereyi geçen eşeklerin, karşı kıyıda yeniden kervanın başına geçirilmesidir.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
İbrahim ÖGE
Namus, liyakat ve eşekler!
Birinci Dünya Savaşı yılları...
Kafkas Cephesi’nde Şark Orduları Grup Komutanı Halil (Kut) Paşa’nın yaveri Yüzbaşı Selahattin (Yurtoğlu), Bakü’ye yönelik askerî harekât öncesi alınan kararları 9. Ordu Komutanı Yakup Şevki (Subaşı) Paşa’ya iletmek üzere Kars’a gelir.
Yakup Şevki Paşa, görüşme biter bitmez Harbiye’den hocası olduğu, yine Balkan Savaşlarında birlikte görev yaptığı Yüzbaşı Selahattin’e birden şöyle der:
“Ben seni namuslu bir adam tanırdım, sen de mi namussuz oldun?”
Devam eder:
“Başındaki kalpak yüz liralıktır, belki de yüz liradan da fazla... Ben bir ordu kumandanıyım, üç liralık kalpak giyiyorum. Sen bu parayı nereden buluyorsun?”
Bunun üzerine Yüzbaşı Selahattin’den şu yanıtı alır:
“Başımdaki kalpak Afganlılar tarafından Kut'ül Ammare Kahramanı Halil Paşa’ya hediye edilen üç kalpaktan biri. Para ile alınan bir kalpak değildir paşam…”
O vakit “ohh” diye derin bir nefes alan Yakup Şevki Paşa, sözlerini şöyle sürdürür:
“Sana Irak cephesinden buraya geldiğinden beri bunu soracaktım. Senin namussuz olman kuşkusu ve Halil Paşa'nın yanında namussuz bir subayın bulunması ihtimali beni çok üzüyordu. Buna çok sevindim. Yalnız bir kere daha söyleyeyim; Vatanına hizmet etmek için ilk şart namuslu olmaktır ve bu milletin bir tek kuruşunu haksız olarak almamaktır.
***
Tarih 1916, yer Irak Cephesi...
Albay Bekir Sami (Günsav) Bey, 1. Felahiye Savaşı’ndan zaferle çıkar. Ağır kayıplar veren İngilizlerin yeniden taarruza hazırlandığı sırada Kolordu Kumandanı Kazım Karabekir Paşa, Felahiye'ye Bekir Sami Bey’in birliğini ziyarete gider. Bekir Sami Bey, düşmanın var hızıyla savaşa hazırlandığını, bizim ise gereği kadar çalışmadığımızı, büyük bir kuvvetimizin İran topraklarında hâlâ boşu boşuna durduğunu söyler. Karabekir Paşa, bu sitem dolu uyarılara şu karşılığı verir:
“Ben orduya yazdım, hepsini yazdım. Yavaş yavaş her şeyi ikmal edeceklerini ve bizi gerekli şekilde takviye edeceklerini söylediler. Ben ne yapayım?”
Bunun üzerine Bekir Sami Bey, Karabekir'e “size bir hikâye anlatayım o zaman” der ve başlar:
“Vaktiyle bir deveci varmış. Hastalanmış. Ve artık öleceğini anlayınca develerini etrafına toplamış. Ey develerim, demiş, siz bana uzun süre hizmet ettiniz, ben de buna karşılık size baktım. Bazı zamanlar çok yük yükledim size ve az yem verdim. Bazı zamanlar az yük vurdum, çok yem verdim. Artık hepsi geçti... Helâlleşelim. Bunun üzerine develerden biri dile gelip, sana bütün hakkımız helâl olsun, yalnız bir şeyi helâl etmeyiz. Sen bizi yola çıkarınca önümüze bir eşek koyardın, sanki biz yürümeyi bilemezmişiz gibi...
Biz buna da ses çıkarmazdık. Ama sonra yolumuz bir dereye gelir, eşek suyu geçirmez ya da direnirdi. Sen eşeği de bizim sırtımıza vurup suyu geçirirdin. Haydi bunu da affedelim ama suyu geçtikten sonra sen suyu bizim sırtımızda geçen eşeği gene bizim önümüze koyardın. İşte bunu affedemeyiz, bu konuda hakkımızı helâl edemeyiz.”
***
Aradan bir asırdan fazla zaman geçti. İmparatorluk yıkıldı, Cumhuriyet kuruldu. Ancak devlet yönetiminin iki temel meselesi değişmedi:
Namus ve liyakat.
Bir tarafta milletin kuruşunu bile haksız yere almayı namussuzluk sayan bir devlet terbiyesi, diğer tarafta iş bilenlerin sırtına yük bindirip iş bilmeyenleri baş tacı eden bir anlayış...
Oysa devlet yönetmek, şartlar ne olursa olsun milletin emanetine sahip çıkmak ve emaneti ehline teslim etmektir.
Çünkü namusun olmadığı yerde kamu kaynakları ganimete, liyakatin olmadığı yerde makamlar mükâfata dönüşür.
Ve asıl mesele, eşeklerin varlığı değil; develerin sırtında dereyi geçen eşeklerin, karşı kıyıda yeniden kervanın başına geçirilmesidir.