SON DAKİKA
Hava Durumu

4 Nisan; Bir Hafızlık Hikâyesi!

Yazının Giriş Tarihi: 03.04.2026 10:03
Yazının Güncellenme Tarihi: 03.04.2026 10:03

Hasan Yumak dostum dün hatırlattı. 65 yıllık hatırayı.

Açılımı şöyle:

Anbet isimli mezrada 4 Haziran’da doğduğumda dedem Molla Hüseyin’in “Hafız Mustafa” diyerek kulağıma ezan okuduğunu annemden defalarca duymuştum. 27 Mayıs 1960 İhtilali’nin olduğu günlerde Güneyce Merkez İlkokulu’ndan mezun oldum. Babam Kutuz Hoca’nın benimle ilgili eğitim-öğretim planının ikinci safhasına geçiliyordu. Aslında o, beni ilkokula göndermeden hafız yapacaktı. Sonra bu planından -bilmediğim sebeplerle- vazgeçti. Bir gün hocası Memiş Efendi “Mustafa için ne düşünüyorsun, ilkokuldan sonra” şeklindeki sorusuna “Arapça okutacağım ona” diye cevap verince “hayır, önce hafızlık, sonra Arapça” karşılığını almıştı. Dedemin bana olan ilk hitap tarzı da gündeme gelince Memiş Efendi’nin planı öne geçti.

Neyse. Hafızlığa başlayacaktım. Başladık. Fakat tek başına bir çocuğu hafız yapmanın zorluğunu görünce, biraz da kendisinin de zamanında hafızlık yaptığı mevcut Kur’an kursunun evimize uzak oluşu sebebiyle imam olduğu cami müştemilatında resmî Kur’an Kursu açmaya karar verdi. İlk önce hocası ve İlçe Müftüsü Memiş Toprak Efendi’ye açtı konuyu, sonra talim hocası ve hafızlık yaptığı Kur’an kursunun öğretmeni meşhur Aşıkkutlu Hoca’nın talebesi Hızır Akgüneş’e…

Çünkü Hızır Efendi’den Hafızlık Diploması alması gerekecekti, kursun öğretmeni olabilmek için. İstişareler müsbet netice verdi. Önce nahiye müdürüne başvurdu. Onun tavsiyesiyle Muhtar Hasan Balcı’dan alınan yazı eklenerek kaymakamlığa sunulacak olan dilekçe hazırlandı. Fakat o günlerde kurs açmak için durum hiç de uygun değildi. İhtilal yeni olmuş, Türkçe ezan, Türkçe Kur’an edebiyatı yeniden gündeme gelmişti.

İlköğretim Müfettişi Rifat Üstündağ’ın tavsiye ettiği “hassas” yol takip edilerek kaymakamlığa dilekçe arz edildi. Bu makama yeni atanan yüzbaşının, 42 yaşındaki imamı, 15 dakika ayakta beklettikten sonra tepkisi şöyle oldu:

“Senin tahsilin yok, okuma çağındaki çocukları boş işlerle meşgul edeceksin.” Güneyce Büyük Cami imamı bu cümleye şöyle bir karşılık verdi:

“Kaymakam Bey, komşularımız zeki çocuklarını bana zaten göndermezler. Ortaokula veya öğretmen okuluna gidemeyenleri kahve köşelerinden kurtarırım diye düşünüyorum.”

Dilekçe Müftülüğe sevk edilirken şu not düşüldü:

“Emir ve kanunlar müvacehesinde dilekçenin incelenmesi”

Ve kurs açıldı.

Birkaç gün bizim evde okuduk. Daha sonra “Dersane” adıyla bilinen ve caminin bitişiğindeki iki katlı ahşap binanın alt katı kursumuz oldu ki bu binanın fotoğrafını çekmediğime halâ yanarım.

Eğitim her gün öğleye kadar idi. Büyük çoğunluğu âlem-i cemâle intikal eden ilk hafızlık arkadaşlarım; İbrahim Tuncer, Osman Terzi, Şuayip Solak, Hamdi Dağistan, Kerim Terzi, Rauf Avcı, Kemal Terzi, Hızır Günaydın.

Bir kısmı hafızlığını tamamladı bir kısmı tamamlayamadı. Konunun detayı kardeşim İsmail Kara’nın kaleme aldığı “Kutuz Hoca’nın Hatıraları Cumhuriyet Devrinde bir Köy Hocası” isimli eserde vardır.

Babam 1978’de emekli oluncaya kadar kurs devam etti. 1964 yılından itibaren zaman zaman babama vekâleten bu kursta öğretmenlik yaptığımı da tahmin etmişsinizdir herhalde!

Hafızlığın geleneksel bir usulü vardır. Bilindiği gibi Kur’an 30 cüzdür. Her cüz 10 yaprak, yirmi sayfadır. Hafızlığa başlayan birinci cüzün birinci sayfasını ezberler, sonra ikinci cüzün birinci sayfasını, bu böyle devam eder. Birkaç ay sonra Kutuz Hoca şöyle bir ilanda bulundu bize:

Bir grup ile Arapça sarf nahiv okuyacağız, diğer grup hafızlık yapacak.

Gruplar belli oldu. Ben birinci grupta yer alıyordum. Bu karara çok üzüldüm. Demek ki ruhen hafızlığa hazırlamıştım kendimi. Ertesi gün belki de ilk defa babamın kararına itiraz ettim. “Babacığım, ben de öbür gruba geçmek istiyorum” dedim. Ters bir tepki vereceğini bekliyordum. Olumlu olumsuz hiç tepki vermedi. Birkaç gün sonra yeni bir duyuru geldi:

“Hepimiz hafızlık yapacağız.”

Büyük bir bayram oldu benim için.

İşte o günü hiç unutamıyorum. Bir 4 Nisan günü idi. Eve gittim. Ezberleyeceğim sayfayı biliyordum. Evde masa yoktu. Ama annemin naftalin kokulu sandığından daha güzel bir masa olabilir miydi?

Ben diyeyim 10, siz deyin 15 dakika. Sayfayı ezberledim. Uçuyordum adeta...

Seyekûlüssüfehâü minennâsi...

Ah, 4 Nisanlar.

***

Sana şükrolsun Allah’ım!..

Beni böyle bir ailede ve çevrede yarattın,

Yetmişbeş yıldan beri bana sıhhat, afiyet ihsan ettin.

Okuma, yazma, konuşma gücü verdin!

Çocuklar, torunlar, talebeler, vefalı dostlar lütfettin!

Sana şükrolsun Allah’ım...

Senin Kelâm-ı Kadim’ini ezberledim ama onun hükümleriyle ne kadar barışık ve rabıtalı bir hayat yaşadım?

İşte onu bilemiyorum.

Bahauddin Nakşbend hazretleri gibi cenazemde şu beytin okunmasını vasiyet ediyorum:

Müflisânim âmedim der kûy-i tu

Şey’en lillâh ez cemâl-i rûy-i tu

Bu beyti, XV. yüzyılda Bursalı Lâmiî, Çelebi Molla Cami’nin Farsça Nefehâtü’l-üns isimli eserini tercüme ederken şöyle çevirmişti:

Bugün müflisleriz köyünde ey Şah

Cemâlinden umarız şey’en lillâh

İflas etmiş bir halde köyüne geliyoruz

Ne olursun Allah’ım rahmet dileniyoruz.

Yorum Ekle
Gönderilen yorumların küfür, hakaret ve suç unsuru içermemesi gerektiğini okurlarımıza önemle hatırlatırız!
Yorumlar (0)
Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.