SON DAKİKA
Hava Durumu

Türküler ve Tekkeler!

Yazının Giriş Tarihi: 23.06.2026 11:21
Yazının Güncellenme Tarihi: 23.06.2026 11:22

“Mûsikî denilen nutk-ı ilâhî

Bir coşkun denizmiş nâmütenâhi…”

Yahya Kemal Beyatlı

***

İlk olarak yarım yüzyıla yakın bir zamandan beri kaleme aldığım/söylediğin “üç cümle” ile yazımıza başlayalım:

1. Medeniyetimizin sacayağında üç ana konu vardır:

İlim ve irfan, Fikir ve felsefe, Güzel sanatlar.

2. Medeniyetimizin güzel sanatlar fakültesi dergâhlardır.

3. Medeniyetimizin temel kurumlarından biri olan dergâhlarda üretilen ve insanlığa sunulan kültüre aşina olmadan kültür/hars dünyamızın unsurlarını tam olarak idrak etmek ve özümsemek mümkün değildir

İkinci olarak şöyle bir genelleme yapalım:

İlim, felsefe ve sanat insanoğlunun kabiliyetlerini geliştiren, güzelleştiren, derinleştiren faaliyet alanlarıdır. Bu sahalarda cevelan etme ve eser verme kabiliyetinde olanlar farklı alanlarda insanlığa ışık tutan, gönül dantelini dokumada ona yardımcı olan yadigârlar bırakmışlardır. Bunlara şimdilik “dünya klasikleri” diyelim. Hangi konu ve hangi dilde olursa olsun bu klasikler sekiz milyarın miri malıdır. Allah o eserleri ortaya koyanları bizim için üstün bir kabiliyetle yaratmıştır. Eserleriyle bizim aklımıza, fikrimize, gönlümüze ufuk vermişler, kıyamete kadar da vereceklerdir. Şüphesiz bu alanların en tesirli ve etkili olanlarından biri de -perilerin, meleklerin dili anlamına gelen- mûsikîdir. Bilmediğimiz bir dil ile yazılmış bir kitabı okuyup anlamamız mümkün değildir. Ama bilmediğiniz bir dil ile bestelenmiş bir eser gönlünüzün kalelerini fethedebilir. Onun için şu cümleyi kurma hakkımız vardır:

Mûsikînin dili ne Türkçe ne Almanca ne de İtalyancadır, insancadır.

Bilindiği gibi Kur’an-ı Kerim üç organa özellikle dikkatimizi çeker:

Kulak, göz ve gönül. (Bk. Mülk, 67/23)

Burada kulağın birinci sırada yer alması üzerinde de ayrıca durmak/düşünmek gerekir. Yaklaşık bin yıl önce yaşamış Keşfu’l-mahcûb sahibi Hucvirî, bu sıralamadan hareketle tasavvufî eğitim için en önemli organın kulak olduğunun altını çizmiştir (Bk. Hakikat Bilgisi, s. 448 vd.)

Tasavvufî muhitlerde ilk asırlarda yaygın olan terimlerden biri de işitmek anlamına gelen ‘sema’dır. Kur’an dinlemek, şiir dinlemek, manzum, ahenkli güzel sesleri dinlemek, zaman içinde konu ile ilgili uzun tartışmaları da gündeme taşımıştır. Bu tartışmaların detayına girmeden[1] şimdilik şu söylenebilir:

Dinî ahlâkî ilkelere aykırı olmamak şartıyla güzel sesleri, besteleri, belli aletler eşliğinde dinlemek, bunlardan gönül dünyasını imar ve ihya etmesi için istifade etmek mübahtır. Bu anlamda kulak eğitimini tamamlamış olan insanlar, kâinatta var olan sonsuz ilâhî musikinin peşine düşmüş, onun hayranı ve aşığı olmuşlardır.

Def ile başlayan, ney ile devam eden daha sonra bazı tekkelerde diğer enstrümanların dahil olmasıyla musiki, tekkelerde icra edilen zikir meclislerinin ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. Şüphesiz bizim coğrafyamızda bu konuda en zengin olan tarikat Mevleviliktir. Daha önceki yüzyıllarda geniş anlamlı bir terim olan sema, zamanla bu tarikatın zikir meclisleri için kullanılmaya başlanmıştır. Sesli musiki açısından zayıf olan tarikat ise Nakşibendiliktir. Çünkü bu tarikatta zikir sessiz olduğu için musiki ile irtibatı doğal olarak diğer sesli zikir yapan tarikatlara göre az olmuştur.

Üçüncü olarak bir üçlü tasnif daha yapalım; kültür ve medeniyet tarihimiz için üç ana kurum vardır:

Cami, medrese, tekke.

Bu üç kuruma fonksiyonları açısından bakıldığında ayrı ayrı, bir diğer açıdan bakıldığında iç içe olduğu görülür. Camiler zaman zaman medrese görevi görmüş, tekkeler yer yer cami vazifesini üstlenmiştir. Ama genel durum bilinmektedir:

Camiler ibadetlerin merkezi, medreseler ilmî faaliyetlerin mekânı, tekkeler ise -yeni tabirle- etik ve estetik dünyanın kamuya açılan meydanlarıdır.

İlave edelim:

Şarkı, türkü ve ilahî arasında da böyle bir ilişki vardır. Mesela şarkı olarak dinlediğimiz sözlerin aslında Peygamber Efendimize duyulan aşk ile ilgili mısralar olduğunu duyduğumuzda biraz şaşırıyoruz:

Bir kızıl goncaya benzer dudağın,
Açılan tek gülüsün sen bu bağın,
Kurulur kalplere sevda otağın,
Kim bilir hangi gönüldür durağın.

Her gören göğsüme taksam seni der,
Kimi ateş gibi yaktın beni der,
Kimi billur bakışından söz eder,
Kim bilir hangi gönüldür durağın[2]

Türk musikisinin zirve şahsiyeti olarak kabul edilen ve 180 sene önce Medine’de vefat eden[3] İsmail Dede Efendi’nin bestelerine bakılırsa orada şarkı ile türkünün, Mevlevî ayini ile köçekçenin bir arada demlendikleri görülür.

Beytullah’ın şubeleri olan camilerimizin belli bir üslup ve makamla güzel sesle okunan Kur’an-ı Kerim kıraati ile tanışması ilk günlerden beri vardır. “Kur’an-ı Kerim’i sesinizle güzelleştiriniz, süsleyiniz” (Ebu Davud, vitr, 20) hadis-i şerifi konu ile ilgilidir. Allah kelâmının dışında mabetlerimizin musiki ve nağme ile tanışmasını Mevlid törenlerine kadar çıkarmak mümkündür. Yaklaşık bin yıldan beri gelişerek ve yaygınlaşarak devam eden bu anane, gönül coğrafyamızın en etkili ve kalıcı geleneklerinden biri olmuştur. Mevlid törenleri, musikinin sihirli eliyle Allah ve Resulullah aşkının mahalli diller aracılığıyla toplumun kılcal damarlarına aktarılması konusunda çok önemli bir görevi üstlendiğinde şüphe yoktur.

Dikkat çekici bir husustur ki tarihin farklı zamanlarında ve değişik beldelerinde dinî adet ve geleneklere bazan “yasak” getirilmiş fakat her defasında bu Mevlid törenleri yasağı delmiş ve toplum içinde yaşamanın yolunu bir şekilde bulmuştur.

Bunun son örneği Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği şemsiyesi altında yüzyıla yakın bir zaman yaşama zorunda kalan Müslüman toplumlarda görülmüştür. Böyle sıkıntılı dönemlerde insanların din ve iman ile olan ilişkisinin önemini tam kavrayamayan bazı Müslüman araştırıcıların Mevlid gibi törenleri küçümsemelerini anlamak mümkün değildir. İnsanoğlu her zaman bu tip “vesile”lere muhtaç bir yaratıktır. (bk. Maide,5/35) Aşk ve muhabbet ateşinin bu tip “kap”larla insanlara sunulması gerekiyor.

Tekkelerde oluşan manevi/lâhuti atmosfer güzel sanatlarda yeteneği olan insanları asırlar boyu cezbetmiştir. Bunun için şiir dünyamızın büyükleri derviş olduğu gibi musiki dünyamızın zirve şahsiyetleri de bir tarikata mensuptur. Konusu Hz. Allah olan şiirlerin bestelenmesi karşımıza ilahileri, konusu Hz. Peygamber olan manzumelerin bestelenmesi mevlid, naat ve kasideleri çıkarmıştır. Gönül dünyamızın titreşimlerini ihtiva eden türkülerimiz de bu yolun yolcusudur. Türkülerimizin bir kısmı anonimdir. Şairi belli değildir. Bir kısmının da bestekârı meçhuldür. Niçin? Bunun bir sebebi de dervişlik psikolojisiyle ilgilidir. Tasavvufî ahlakda “bî nâm u nişan olmak” “bî ser u pâ” olmak önemlidir. Yaptığımız güzel işlerin “Sevgili” tarafından bilinmesi yeterlidir. Riya ve gösteriş belasından kurtulmak için insanların bilmemesi ve tanımaması daha uygundur. İmza atmak, mühür basmak, şöhretin peşinde koşmak onlara göre çok sığ bir harekettir, gönül dünyası için çıkmaz sokaktır.

Evet, bugün türkü olarak dinlediğimiz birçok manzume, tekke atmosferini teneffüs eden aşıklar tarafından kaleme alınan yadigârlardır. Güfte sahiplerinin isimlerine bakıldığında Derviş Yunus ve meslektaşlarının öne geçtiği görülür. Bunun son örneklerinden biri yetmiş sene önce Erzurum’da vefat eden Nakşibendî dervişi Alvarlı Efe hazretleridir:

Dün gece yar hanesinde

Yastığım bir taş idi

Altım çamur üstüm yağmur

Yine gönlüm hoş idi

Bazan hasret ve gurbeti, bazan meveddet ve muhabbeti, bazan vuslat ve firkati terennüm eden mısralar saf ve temiz insanî duyguları en üst seviyede terennüm eden eserlerdir. Bazan irfan türküleri olarak duyduğumuz bu eserleri gereği gibi anlamak için tekke terimleriyle, tasavvufî ıstılahlarla belli seviyede dost olmak gerekir. Aksi halde bu toprakların türkülerini bütün derinlikleriyle tam olarak kavrayamayız, bir başka ifade ile Aşık Veysel’i anlayamayız, Neşet Ertaş’ın gönül dünyasına giremeyiz.

İşte bir ahlak dersi:

Gel ha gönül havalanma

Engin ol gönül engin ol
Dünya malına güvenme
Engin ol gönül engin ol

Şu dünyanın hali böyle

Yalan yahşi geçer böyle
Söyledikçe engin söyle
Engin ol gönül engin ol

***

İşte bir davetiye:

Ey gönül kılsan tefekkür pendimi alsan n'olur

Ehl-i irfan meclisine her zaman gelsen n'olur.

''Men 'aref'' dersin okuyup mekteb-i irfanda sen

Ruh nedir cismin içinde sen seni bilsen n'olur

***

Son türkümüz şöyle başlıyor:

Biz dünyadan gider olduk
Kalanlara selam olsun

Bizim için hayır dua
Kılanlara selam olsun

[1] Bu konuda geniş bilgi için bk. Süleyman Uludağ, İslâm ve Musiki, İstanbul, 2020.

[2] Güfte Melek Hiç, beste Âmir Ateş.

[3] Mübarek beldelerde yaptığı son beste Beytullah etrafında deli divaneler gibi “Muhammedî kös” ile beraber tavaf yapanların aşkını terennüm etmektedir:

Yörük değirmenler gibi dönerler

Elele vermişler Hakk’a giderler

Gönül kâbesini tavaf ederler

Muhammed’in kösü çalınır bunda.

Yorum Ekle
Gönderilen yorumların küfür, hakaret ve suç unsuru içermemesi gerektiğini okurlarımıza önemle hatırlatırız!
Yorumlar (0)
Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.