Onu 1970’li yılların sonunda tanıdım. Bandırma İmam Hatip Lisesi’nin kültürel bir programında jüri üyesi olarak davet edildiğimde ismini daha önce Erol Ayyıldız Beyefendi’den duyduğum Ali Ağabey’e “çam sakızı çoban armağanı” olarak Tekkeler ve Zaviyeler isimli eserimi takdim etmiştim. Kitabı hürmetle alıp öpüp başına götürdükten sonra tatlı edasıyla sordu:
İzin aldınız mı azizim?
Bir anda ne diyeceğimi bilemedim. Beni zor durumdan kurtarmak için “Büyükler, bir şahısla ilgili bir kitap yazacağı zaman onun ruhaniyetinden izin alırlar. Bazen yazdıkları eseri sarıp mezarına koyarlar, zuhuratı beklerler.” Benim mahcubiyetimin arttığını gören Ali Ağabey teselli cümlelerine başladı: “Ne mutlu size, onlar izin vermeseydi yazamazdınız…”
Daha sonraki yıllarda kaleme aldığım ve ilk cildi 1990’da basılan Bursa’da Tarikatlar ve Tekkeler isimli eserimi Ali Ağabey’e ithaf etmiştim. Her ziyarette bu davranışıma atıfta bulunarak “Azizim, fakiri defter-i uşşaka kaydettiniz inşallah layık oluruz” buyururlardı.
Ali Ağabey’i dostlarımla birlikte otuz yıl ziyaret ettik. Bazen “Süt evinde” bazen devlethanelerinde sohbetlerinden istifade etmeye çalıştık. Zaman zaman bizzat mübarek elleriyle yaptığı ve elleriyle ikram ettiği sütlaçları cümbüşledik.
Bir sevdam da fotoğraf çekmek…
Fakat bu neslin fotoğrafa pek sıcak bakmadığını babamdan biliyordum. Ali Ağabey’i üzmeden bunun yolunu aradım ve buldum. “Ali Ağabey müsaade buyurursanız dostlarla birlikte zat-ı alinizin fotoğrafını çekeyim. Alem-i cemale intikal ettiğimizde onlara bakarak bizi rahmetle anarlar”
“Hayır” diyemedi. Ve ben otuz yıl onun cemalini çektim. Bir konuda iddialıyım: Onun fotoğrafını bendenizden çok çeken yoktur.
Ali Ağabey ile olan her sohbetimizde gönül eğitimiyle insanoğlunun ne kadar “güzel” hale gelebileceğini hatırladım. İstidat ve dost terimleri aklıma geldi. Şimdi eskilerin tabiriyle burada bir istitrat yapma vaktidir.
Madde ve manadan meydana gelen insan oğlunun eğitimi öncelikle iki konuyu gündeme taşır:
Bedenin eğitimi, ruhun eğitimi.
Konu ile ilgili ilk soru ise şudur:
İnsanın eğitimi mümkün müdür, yoksa akıntıya kürek mi çekiyoruz? İnsana istenilen kıvam verilebilir mi? İnsan -balmumuna şekil verildiği gibi- eğitimle her kalıba sokulabilir mi?
Yüzyıllardır tartışılan bu meseleye farklı cevaplar verildiği bilinmektedir. Bu tartışmalara şimdilik girilmeyecektir.
Burada söylemek istediğim ikinci konu istidattır. İnsan eğitiminin merkez kelimesi istidattır. Yani kabiliyet. Yeni ifade ile yetenek. İnsan terbiyesi için hangi tezi savunursak savunalım tartışmamızın bir ucu mutlaka kabiliyet meydanına çıkacak yetenek alanına ulaşacaktır. Kabiliyeti olmayan bir bedenden birinci sınıf bir atlet elde etmek mümkün olmadığı gibi, istidadı olmayan bir ruhtan kâmil bir insan örneğine ulaşmak da mümkün olmayacaktır.
İnsan eğitiminin çok önemli bir alanıyla meşgul olan tasavvufi eğitimin de merkez kelimesi istidattır. Ruhlarımızın mimarı olan mürşidler aslında istidat ve kabiliyetlerimize yön veren rehberlerdir. Yeteneklerimize yol gösteren kılavuzlardır. Aranan seviyede istidat olmadıktan sonra mürşidin gücü sınırlı kalacak demektir. Bu gerçeği bilen arifler herkese yeteneğine göre ödev vermiş gücünün üstünde yük yüklememişlerdir. Böyle bir yanlışın yapıldığı, ruhi-psikolojik sıkıntıların gündeme geleceğini bilen mutasavvıflar bazı müridlerini başka diyarlarda olan meslekdaşlarının yanına göndermişlerdir. İstidatlı insanlar ise ustalarının elinde ruh atletizminin yürüyen, koşan değil adeta uçan dervişleri olmuşlardır. Maddi dünyanın ötesinde mana aleminin sırlı bahçelerinde kanat çırpan dervişler oradan diğer insanlara sundukları buketlerle ufkumuzu açmış, ruhumuzu aşılamış kalbimize kol kanat germiştir. Onların ses ve nefesleri bizi başka meclislere taşımış avucumuzda kaybettiğimiz yıldızları hatırlatmış ezel bezminin dostluklarını önümüze sermiştir.
“Bugün de yeryüzünde böyle insanlar var mı?” diye bir soru aklımıza gelebilir. Ali Ağabey ve onun meslektaşlarını tanıyanlar bu soruya cevap ararken zorlanmayacaklardır. Çünkü onun/onların sohbet meclisinde bulunanlar yukarıdaki duyguları yaşayarak başka bir aleme yükselmişlerdir. Zamanı durdurmak isteyenler o anda bütün hücreleriyle Üsküplü şairin mısraını hatırlamışlardır:
“Yazlar yavaşça bitmese günler kısalmasa”
Ali Ağabey de Allah’ın Üsküp’te yarattığı kabiliyetli insanlardan biridir. Balkan savaşlarının en sıkıntılı günlerinde dünyaya gelen, İstiklal Harbinin en problemli zamanlarında gençlik dönemlerini yaşayan Ali Ağabey’e lütfedilen kabiliyete paralel olarak yüz yüze geldiği mürşidlerle bu mübarek daireyi tamamlamışlardır.
Osmanlı döneminin son yadigârlarıyla tanışma imkanını elde eden Ali Efendi, Bandırma’ya göçtükten sonra İstanbul’la alakayı hiç kesmemiş ilim, irfan ve sanat dünyasının “güneş”leriyle beraber yaşamaya özelikle dikkat etmiştir. Sadece mutasavvıfların rahle-i tedrisinden feyz almamış alim, şair, ressam ve hattatların aydınlık halesinden de nasiplenmeye çalışmıştır.
Bundan dolayı onun devlethanesinde Necmüddin Okyay’ın orijinal hatlarıyla, Tahirü’l-Mevlevî’nin müellif nüshası Divan’ını, Süheyl Ünver’in eseriyle Kütahyalı Ressam Ahmed’in şaheserlerini yan yana görebilirsiniz.
Ali Ağabey’in sohbet meclisi bu zat-ı şeriflerin ism-i cemilleriyle başlar hemen Hz. Neyzen, Mehmet Akif’le birlikte halkaya dahil olur. Neyzen Tevfik’in dilinden “Âkif’im, Âkif’im” naraları yükselir. İbnülemin, Mükremin Halil Yınanç, Abdülbakî Gölpınarlı “Yavrumun Kahvesi”nde bir araya gelir sohbet koyulaşırdı. Bu esnada ziyaretine gelen insanlara nasıl teşekkür edeceğini şaşırır Akif’in mısralarına sığınırdı:
“Ağlarım ağlatamam hissederim söyleyemem
Dili yok kalbimin ondan ne kadar bizarım.”
Her arifin hayatında olduğu gibi onun hayatında da zor anlar, celali tecelliler oldu. İhtilallerde içeri alındı, kütüphanesi tarumar edildi, özel evrakları, mektupları yok edildi. Bu sahneleri heyecanla yad ettikten sonra cümlelerini üç kelime ile hitama erdirirdi:
Sırr-ı kader azizim…
Sohbetlerin merkez kelimesi dost idi. Gönülden gönüle akıp giden sohbetler dostla başlar dostla sona ererdi. Bu meclise Ali Haydar Efendi, Sami Efendi başta olmak üzere kimler teşrif etmezdi ki…
Hasan Basri Çantay, Nurettin Topçu, Abdulaziz Mecdi, Kenan Rifaî, Necip Fazıl, Said Şâmil, Adnan Menderes, Ayşe Osmanoğlu, Samiha Ayverdi…
Merhamet ve hürmet, gönül adamlarının temel özelliklerinden iki tanesidir. Bu kelimelerin yerine şefkat ve mahabbet kelimelerini koymak da mümkündür. Bu ahlaki yüceliklerin Ali Ağabey’in hayatında görülen pek çok örneklerinden iki tanesini hiç unutamıyorum. Birincisi, bayramlarda çikolata kutularıyla genelevde bulunan kadınları ziyaret etmesi. Bu olayı kendine has üslubuyla anlatırken en çok onların sevgi ve merhamete muhtaç olduklarını söylerdi. Konuyu şu soruyla sonlandırırdı:
“Hangi anne baba kızının böyle bir duruma düşmesini ister… sırr-ı kader azizim…”
Bize “uç” gibi görünen ama onun tabi bir davranış olarak sergilediği bir mahabbet şaheseri de latif insan Latif Bey’le ilgilidir. Bandırma’da Birinci Noter Abdüllatif Baltutan, Ali Ağabey’in sohbetleriyle kâmil bir insan olmuş böylece bu iki insan Şems-Mevlâna gibi birbirine âşık olmuştu. Ali Ağabey, onun ism-i cemili zikredilince kendini toparlar “o latif insanın devlethanesinin olduğu tarafa doğru ayaklarımı uzatıp oturamam” buyururlardı.
Son tecelli ise şudur:
Ali Ağabey’den kısa bir süre önce alem-i cemale intikal eden Abdüllatif Efendi’nin vefat haberi kendilerine ulaştırılmadan öbür aleme ait dostlar meclisinde buluştular.
“Azizim” derdi: Dost yakın akrabalardan daha önemlidir.
Bunu vefat ilanlarında görebilirsiniz. Bu ilanlar şöyle sona erer:
“Dost ve Akrabalarına Duyurulur…”
“Mümkünse” derdi: Cenaze namazınızı bir dost kıldırsın, mümkünse bir dost kabre indirsin … Çünkü o başkadır.
Cenaze namazını Ömer Tuğrul İnançer kıldırdı, mezara oğlu Cemal ve doktoru Hasan Doğruyol indirdi. Şimdi üçü de yanındadır. Büyük bir cemaatin dualarıyla defnedilirken bendeniz de minareden fotoğraflar çektim. O günü fotoğraflayan ustalardan biri de Hasan Âli Göksoy idi.
Ali ağabey sıradan bir derviş değildi. Bugünkü medya mantığında tedavülde olan dervişlikle hiçbir ilgisi yoktu. O eskilerin tabiriyle “Câmiü't-turûk” idi. Bütün tarikatları hazmetmiş özümsemiş bir arif, tasavvufi sırları en üst perdeden temaşa edebilen kâmil bir insan idi. Onun için sohbetleriyle müşerref olanlar sadece huzur sadece sükûn duyar dostluğun hafifletici meltemini hissederlerdi.
Allah dostu Ali Efendi’nin bütün arzuları yerine geldi.
Biri müstesna…
1996’dan önce dile getirdiği bir temennisi;
“Azizim mümkün olursa Mevlid’imi Bekir Sıtkı Sezgin Beyefendi okusun …”
Heyhat!
Bekir Sıtkı Beyefendi kendilerinden önce Hakk’a yürümüştü.
Ali Ağabey ile birkaç defa da Bursa’da buluştuk. Son görüşmemiz ise Bursa Tıp Fakültesinde oldu. Hüseyin Algül ile ziyarete gitmiştik. Kerimeleri Hümeyra Hanımefendi de oradaydı. Ali Ağabey bu Fakülte’nin açıldığı gün bahçesine beş tane çınar ağacı dikmişti. İşte o çınarların gölgesinde alem-i cemale intikal etti. 05.08.08 Bandırma’da Tekke Camii haziresinde sırlandı.
Vefatına şu tarihi düşürmüştüm:
Vuslat mevsimi geldi, firkat dönemi bitti
“Kırklar” da bunu dedi. Şimdi; “dost, dosta gitti” 1429
Son olarak hemen her sohbetinde okuduğu Anadolu türküsünde yer alan beyti hüzünle tekrar edelim:
Mezarımı yol üstünde kazsınlar
Dost geçince belki bana can gelir.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Prof. Dr. Mustafa KARA
Üsküplü ve Bandırmalı Ali Öztaylan
Ali Ağabey,
Bandırmalı Ali Ağabey,
Tatlıcı Ali Efendi,
Sütcü Ali Efendi,
Ali Dede,
Ali Öztaylan…
Bu ifadelerin hepsi onun için kullanılıyor.
Onu 1970’li yılların sonunda tanıdım. Bandırma İmam Hatip Lisesi’nin kültürel bir programında jüri üyesi olarak davet edildiğimde ismini daha önce Erol Ayyıldız Beyefendi’den duyduğum Ali Ağabey’e “çam sakızı çoban armağanı” olarak Tekkeler ve Zaviyeler isimli eserimi takdim etmiştim. Kitabı hürmetle alıp öpüp başına götürdükten sonra tatlı edasıyla sordu:
İzin aldınız mı azizim?
Bir anda ne diyeceğimi bilemedim. Beni zor durumdan kurtarmak için “Büyükler, bir şahısla ilgili bir kitap yazacağı zaman onun ruhaniyetinden izin alırlar. Bazen yazdıkları eseri sarıp mezarına koyarlar, zuhuratı beklerler.” Benim mahcubiyetimin arttığını gören Ali Ağabey teselli cümlelerine başladı: “Ne mutlu size, onlar izin vermeseydi yazamazdınız…”
Daha sonraki yıllarda kaleme aldığım ve ilk cildi 1990’da basılan Bursa’da Tarikatlar ve Tekkeler isimli eserimi Ali Ağabey’e ithaf etmiştim. Her ziyarette bu davranışıma atıfta bulunarak “Azizim, fakiri defter-i uşşaka kaydettiniz inşallah layık oluruz” buyururlardı.
Ali Ağabey’i dostlarımla birlikte otuz yıl ziyaret ettik. Bazen “Süt evinde” bazen devlethanelerinde sohbetlerinden istifade etmeye çalıştık. Zaman zaman bizzat mübarek elleriyle yaptığı ve elleriyle ikram ettiği sütlaçları cümbüşledik.
Bir sevdam da fotoğraf çekmek…
Fakat bu neslin fotoğrafa pek sıcak bakmadığını babamdan biliyordum. Ali Ağabey’i üzmeden bunun yolunu aradım ve buldum. “Ali Ağabey müsaade buyurursanız dostlarla birlikte zat-ı alinizin fotoğrafını çekeyim. Alem-i cemale intikal ettiğimizde onlara bakarak bizi rahmetle anarlar”
“Hayır” diyemedi. Ve ben otuz yıl onun cemalini çektim. Bir konuda iddialıyım: Onun fotoğrafını bendenizden çok çeken yoktur.
Ali Ağabey ile olan her sohbetimizde gönül eğitimiyle insanoğlunun ne kadar “güzel” hale gelebileceğini hatırladım. İstidat ve dost terimleri aklıma geldi. Şimdi eskilerin tabiriyle burada bir istitrat yapma vaktidir.
Madde ve manadan meydana gelen insan oğlunun eğitimi öncelikle iki konuyu gündeme taşır:
Bedenin eğitimi, ruhun eğitimi.
Konu ile ilgili ilk soru ise şudur:
İnsanın eğitimi mümkün müdür, yoksa akıntıya kürek mi çekiyoruz? İnsana istenilen kıvam verilebilir mi? İnsan -balmumuna şekil verildiği gibi- eğitimle her kalıba sokulabilir mi?
Yüzyıllardır tartışılan bu meseleye farklı cevaplar verildiği bilinmektedir. Bu tartışmalara şimdilik girilmeyecektir.
Burada söylemek istediğim ikinci konu istidattır. İnsan eğitiminin merkez kelimesi istidattır. Yani kabiliyet. Yeni ifade ile yetenek. İnsan terbiyesi için hangi tezi savunursak savunalım tartışmamızın bir ucu mutlaka kabiliyet meydanına çıkacak yetenek alanına ulaşacaktır. Kabiliyeti olmayan bir bedenden birinci sınıf bir atlet elde etmek mümkün olmadığı gibi, istidadı olmayan bir ruhtan kâmil bir insan örneğine ulaşmak da mümkün olmayacaktır.
İnsan eğitiminin çok önemli bir alanıyla meşgul olan tasavvufi eğitimin de merkez kelimesi istidattır. Ruhlarımızın mimarı olan mürşidler aslında istidat ve kabiliyetlerimize yön veren rehberlerdir. Yeteneklerimize yol gösteren kılavuzlardır. Aranan seviyede istidat olmadıktan sonra mürşidin gücü sınırlı kalacak demektir. Bu gerçeği bilen arifler herkese yeteneğine göre ödev vermiş gücünün üstünde yük yüklememişlerdir. Böyle bir yanlışın yapıldığı, ruhi-psikolojik sıkıntıların gündeme geleceğini bilen mutasavvıflar bazı müridlerini başka diyarlarda olan meslekdaşlarının yanına göndermişlerdir. İstidatlı insanlar ise ustalarının elinde ruh atletizminin yürüyen, koşan değil adeta uçan dervişleri olmuşlardır. Maddi dünyanın ötesinde mana aleminin sırlı bahçelerinde kanat çırpan dervişler oradan diğer insanlara sundukları buketlerle ufkumuzu açmış, ruhumuzu aşılamış kalbimize kol kanat germiştir. Onların ses ve nefesleri bizi başka meclislere taşımış avucumuzda kaybettiğimiz yıldızları hatırlatmış ezel bezminin dostluklarını önümüze sermiştir.
“Bugün de yeryüzünde böyle insanlar var mı?” diye bir soru aklımıza gelebilir. Ali Ağabey ve onun meslektaşlarını tanıyanlar bu soruya cevap ararken zorlanmayacaklardır. Çünkü onun/onların sohbet meclisinde bulunanlar yukarıdaki duyguları yaşayarak başka bir aleme yükselmişlerdir. Zamanı durdurmak isteyenler o anda bütün hücreleriyle Üsküplü şairin mısraını hatırlamışlardır:
“Yazlar yavaşça bitmese günler kısalmasa”
Ali Ağabey de Allah’ın Üsküp’te yarattığı kabiliyetli insanlardan biridir. Balkan savaşlarının en sıkıntılı günlerinde dünyaya gelen, İstiklal Harbinin en problemli zamanlarında gençlik dönemlerini yaşayan Ali Ağabey’e lütfedilen kabiliyete paralel olarak yüz yüze geldiği mürşidlerle bu mübarek daireyi tamamlamışlardır.
Osmanlı döneminin son yadigârlarıyla tanışma imkanını elde eden Ali Efendi, Bandırma’ya göçtükten sonra İstanbul’la alakayı hiç kesmemiş ilim, irfan ve sanat dünyasının “güneş”leriyle beraber yaşamaya özelikle dikkat etmiştir. Sadece mutasavvıfların rahle-i tedrisinden feyz almamış alim, şair, ressam ve hattatların aydınlık halesinden de nasiplenmeye çalışmıştır.
Bundan dolayı onun devlethanesinde Necmüddin Okyay’ın orijinal hatlarıyla, Tahirü’l-Mevlevî’nin müellif nüshası Divan’ını, Süheyl Ünver’in eseriyle Kütahyalı Ressam Ahmed’in şaheserlerini yan yana görebilirsiniz.
Ali Ağabey’in sohbet meclisi bu zat-ı şeriflerin ism-i cemilleriyle başlar hemen Hz. Neyzen, Mehmet Akif’le birlikte halkaya dahil olur. Neyzen Tevfik’in dilinden “Âkif’im, Âkif’im” naraları yükselir. İbnülemin, Mükremin Halil Yınanç, Abdülbakî Gölpınarlı “Yavrumun Kahvesi”nde bir araya gelir sohbet koyulaşırdı. Bu esnada ziyaretine gelen insanlara nasıl teşekkür edeceğini şaşırır Akif’in mısralarına sığınırdı:
“Ağlarım ağlatamam hissederim söyleyemem
Dili yok kalbimin ondan ne kadar bizarım.”
Her arifin hayatında olduğu gibi onun hayatında da zor anlar, celali tecelliler oldu. İhtilallerde içeri alındı, kütüphanesi tarumar edildi, özel evrakları, mektupları yok edildi. Bu sahneleri heyecanla yad ettikten sonra cümlelerini üç kelime ile hitama erdirirdi:
Sırr-ı kader azizim…
Sohbetlerin merkez kelimesi dost idi. Gönülden gönüle akıp giden sohbetler dostla başlar dostla sona ererdi. Bu meclise Ali Haydar Efendi, Sami Efendi başta olmak üzere kimler teşrif etmezdi ki…
Hasan Basri Çantay, Nurettin Topçu, Abdulaziz Mecdi, Kenan Rifaî, Necip Fazıl, Said Şâmil, Adnan Menderes, Ayşe Osmanoğlu, Samiha Ayverdi…
Merhamet ve hürmet, gönül adamlarının temel özelliklerinden iki tanesidir. Bu kelimelerin yerine şefkat ve mahabbet kelimelerini koymak da mümkündür. Bu ahlaki yüceliklerin Ali Ağabey’in hayatında görülen pek çok örneklerinden iki tanesini hiç unutamıyorum. Birincisi, bayramlarda çikolata kutularıyla genelevde bulunan kadınları ziyaret etmesi. Bu olayı kendine has üslubuyla anlatırken en çok onların sevgi ve merhamete muhtaç olduklarını söylerdi. Konuyu şu soruyla sonlandırırdı:
“Hangi anne baba kızının böyle bir duruma düşmesini ister… sırr-ı kader azizim…”
Bize “uç” gibi görünen ama onun tabi bir davranış olarak sergilediği bir mahabbet şaheseri de latif insan Latif Bey’le ilgilidir. Bandırma’da Birinci Noter Abdüllatif Baltutan, Ali Ağabey’in sohbetleriyle kâmil bir insan olmuş böylece bu iki insan Şems-Mevlâna gibi birbirine âşık olmuştu. Ali Ağabey, onun ism-i cemili zikredilince kendini toparlar “o latif insanın devlethanesinin olduğu tarafa doğru ayaklarımı uzatıp oturamam” buyururlardı.
Son tecelli ise şudur:
Ali Ağabey’den kısa bir süre önce alem-i cemale intikal eden Abdüllatif Efendi’nin vefat haberi kendilerine ulaştırılmadan öbür aleme ait dostlar meclisinde buluştular.
“Azizim” derdi: Dost yakın akrabalardan daha önemlidir.
Bunu vefat ilanlarında görebilirsiniz. Bu ilanlar şöyle sona erer:
“Dost ve Akrabalarına Duyurulur…”
“Mümkünse” derdi: Cenaze namazınızı bir dost kıldırsın, mümkünse bir dost kabre indirsin … Çünkü o başkadır.
Cenaze namazını Ömer Tuğrul İnançer kıldırdı, mezara oğlu Cemal ve doktoru Hasan Doğruyol indirdi. Şimdi üçü de yanındadır. Büyük bir cemaatin dualarıyla defnedilirken bendeniz de minareden fotoğraflar çektim. O günü fotoğraflayan ustalardan biri de Hasan Âli Göksoy idi.
Ali ağabey sıradan bir derviş değildi. Bugünkü medya mantığında tedavülde olan dervişlikle hiçbir ilgisi yoktu. O eskilerin tabiriyle “Câmiü't-turûk” idi. Bütün tarikatları hazmetmiş özümsemiş bir arif, tasavvufi sırları en üst perdeden temaşa edebilen kâmil bir insan idi. Onun için sohbetleriyle müşerref olanlar sadece huzur sadece sükûn duyar dostluğun hafifletici meltemini hissederlerdi.
Allah dostu Ali Efendi’nin bütün arzuları yerine geldi.
Biri müstesna…
1996’dan önce dile getirdiği bir temennisi;
“Azizim mümkün olursa Mevlid’imi Bekir Sıtkı Sezgin Beyefendi okusun …”
Heyhat!
Bekir Sıtkı Beyefendi kendilerinden önce Hakk’a yürümüştü.
Ali Ağabey ile birkaç defa da Bursa’da buluştuk. Son görüşmemiz ise Bursa Tıp Fakültesinde oldu. Hüseyin Algül ile ziyarete gitmiştik. Kerimeleri Hümeyra Hanımefendi de oradaydı. Ali Ağabey bu Fakülte’nin açıldığı gün bahçesine beş tane çınar ağacı dikmişti. İşte o çınarların gölgesinde alem-i cemale intikal etti. 05.08.08 Bandırma’da Tekke Camii haziresinde sırlandı.
Vefatına şu tarihi düşürmüştüm:
Vuslat mevsimi geldi, firkat dönemi bitti
“Kırklar” da bunu dedi. Şimdi; “dost, dosta gitti” 1429
Son olarak hemen her sohbetinde okuduğu Anadolu türküsünde yer alan beyti hüzünle tekrar edelim:
Mezarımı yol üstünde kazsınlar
Dost geçince belki bana can gelir.