SON DAKİKA
Hava Durumu

"Karşı Devrim"

Yazının Giriş Tarihi: 22.10.2022 12:39
Yazının Güncellenme Tarihi: 22.10.2022 12:39

Atatürk zaferle taçlandırdığı bir İstiklâl Savaşı’ndan sonra Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni devrimlerle kurdu.

Batı’nın 200 yılda gerçekleştirdiği aydınlanma ve devrimleri, Atatürk; 15 yıl gibi kısa bir zamanda yaptığı devrimler ve kusursuz kurucu değerler üzerinden Cumhuriyet Uygarlığını oluşturdu. “Devrim” denince Atatürk’ün gerçekleştirdiği “devrimler”; “karşı devrim” denilince O’nun devrimlerini ortadan kaldıracak eylemler anlaşılır.

Bugün bu köşeden size; Gazeteci Fikret Bilâ’nın yeni çıkan “Karşı Devrim 1923’ten 2023’e” adlı önemli eserinden söz etmek istiyorum.

I-) TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVRİMİ

1. Devrimleri Gerçekleştiren Atatürk Nasıl Bir Liderdi?

Devrimleri “devlet ve toplum yapısını değiştirmeyi hedefleyen yeni bir yönelişi ifade eder”(s.25) diye tanımlayan Fikret Bilâ, devrimleri gerçekleştiren deha lider olarak önce ‘Atatürk nasıl bir liderdi?’ sorusunu,  “Karşı Devrim 1923’ten 2023’e” adlı eserinde şöyle yanıtlamaktadır:

Mustafa Kemal Atatürk, çağının liderlerine göre üstün niteliklere sahipti. En önemli üç niteliği; strateji uzmanlığı, örgütçülüğü ve zamanlama ustalığıydı.[1]

Bu nitelikleri onun Kurtuluş Savaşı’nın başkomutanı, bir ulusu, bir devleti yeniden inşa edecek güçte siyasi bir lider olmasını sağladı.

Savaştığı ülkelerle aynı masaya oturacak, bağımsızlığa zarar vermeyecek kadar ittifaklar kuracak ve düşmanlarını artırmayacak kadar akılcı bir diplomattı. Batılı ülkelerle ve aynı zamanda Sovyetler Birliği’yle dengeli ilişki kuracak kadar gerçekçi bir liderdi. En önemli niteliklerinden biri muhakeme yeteneğiydi, bu yeteneğini bilgisi ve kültürüyle beslemiş bir liderdi.[2]

Aydınlanma ve sanayi devrimi yaşamamış, saltanat ve hilafetle yönetilen bir imparatorluğu ve 623 yıl ümmet olarak yaşamış bir toplumu, 15 yıl gibi kısa bir sürede çağdaş bir devlet ve topluma dönüştürmeyi başarmıştır. Bu yönüyle Atatürk tarihi hızlandırmıştır.

Atatürk’ün liderliğinin bir benzerini tarihte bulmak çok zordur.

2. Türkiye Cumhuriyeti Devrimi’nin Üzerinde Yükseldiği Üç Temel Devrim

Türkiye Cumhuriyeti bir devrimdir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Kurtuluş Savaşı’nın zafere ulaşmasından sonra birbirini tamalayan bir dizi devrimin oluşturduğu temel üzerine oturmuştur.

Mustafa Kemal Atatürk’ün öncülük ettiği ve gerçekleştirdiği bu devrimlerin amacı Türkiye’yi çağdaş Batı uygarlığı düzeyine ulaştırmaktır. Çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmak Türk toplumunun yapısını da değiştirmeyi zorunlu kılmaktadır.[3]

Bu çerçevede Atatürk ne yaptı?” sorusunu Yazarımız Fikret Bilâ, eserinde, Sayın Prof. Dr. Emre Kongar’dan yaptığı şu alıntılarla açıklamaktadır:

“Atatürk’ün yeni devleti ve toplumu çağdaş uygarlık düzeyine ulaştıracak yolu aydınlanma ve sanayi devrimi yoludur. Dinde reformu ve sanayi devrimini kaçırmış, matbaayı 300 yıl uzakta tutmuş bir devlet ve toplumu Batı uygarlığının kurumlarıyla, kurallarıyla ve teknolojisiyle buluşturmak, önce Padişahın geleneksel ve dinsel otoritesini yıkıp, egemenliğin halka geçirilmesi ve hilafetin yıkılarak laik bir düzen kurulmasıyla mümkündü.”(s.25)[4]

“Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin üzerinde yükseldiği dayanakları üç temel devrim olarak nitelenen; tarih sırasıyla saltanatın kaldırılması, cumhuriyetin ilanı ve halifeliğin kaldırılmasıdır. Bu devrimlerin yanında, onların içini dolduran ve tamamlayan hukuk, yazı, dil, genel olarak yaşam tarzı ve kültürle ilgili devrimlerin tümü “Atatürk Devrimi”,[5] Cumhuriyet Devrimleri”,[6] ve “Türk Devrimi[7] olarak tanımlanır.” (s.27)

Türkiye Cumhuriyeti’ni 100 yıl önce ve yüzyıl boyunca Müslüman ülkeler arasında laik ve demokratik rejime sahip tek ülke konumuna getiren ve çağdaş devletler topluluğu içinde yer almasını sağlayan Atatürk Devrimi’nin üzerinde yükseldiği üç temel devrim çok önemlidir.

(a) Saltanatın Kaldırılması (1 Kasım 1922):

Egemenliğin Saray’dan alınıp halka verilmesi şeklinde gerçekleştirilen bu devrim, modern Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması yolunda Atatürk’ün attığı ilk adımdır.

Saltanatın kaldırılması padişahı da yok saymak anlamına geliyordu. Meclis’in kararında Padişah Vahdettin’den söz edilmiyordu. Ancak ona da yol görünmüştü. Vahdettin, saltanatın kaldırılmasından 10 gün sonra her zamanki gibi Padişah sıfatıyla cuma selamlığına çıktı. Ancak 15 Kasım 1922’de General Harrington’a bir mektup yazarak sığınma istedi. 17 Kasım’da ailesiyle birlikte İngiliz Malaya zırhlısına binerek İstanbul’dan ayrıldı. Bir gün sonra Meclis, Vahdettin’in halife olmadığını ilan etti.

(b) Cumhuriyetin İlanı:

Atatürk cumhuriyet kuracağını tüm dünyaya ilk kez 24 Eylül 1923’te Viyana gazetesinin muhabirine açıklamıştı.   

Atatürk, 1921 Anayasası’nın birinci maddesindeki değişikliği “Türkiye Devleti’nin şekl-i hükümeti Cumhuriyettir” şeklinde bizzat kaleme almıştı. Ertesi gün 29 Ekim 1923’te Meclis, bu değişikliği kabul ederek cumhuriyeti ilan etti. Aynı oturumda Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk cumhurbaşkanı olarak seçildi.

(c) Hilafetin Kaldırılması:

Atatürk’e göre halifelik mezhepsel şeriat kurallarının ve hukukunun uygulanmasının kaynağını oluşturduğu gibi eskiyle bağ kuran bir zincirdi. Bu Ortaçağdan kalan çıbanı kesip atmak gerekiyordu.

Atatürk açısından hilafetin kaldırılması zorlu, ancak zorunlu bir adımdı. Hilafet kaldırılmadan laik bir düzene geçilmesi olanaksızdı. Ayrıca halifelik Osmanlı hanedanında kaldıkça yaptığı ve yapacağı devrimlere karşı bir güç odağı olacaktı. Halifelik kaldıkça cumhuriyet karşıtları için dayanacakları bir güç merkezi işlevi görecekti. Böyle bir durum, Atatürk’ün laik cumhuriyet hedefi önünde büyük bir engeldi. Nitekim halifeliği kaldıran yasayla birlikte Osmanlı hanedanı da sınır dışı edildi.[8]

- Halifelik 3 Mart 1924 tarihinde çıkarılan yasayla Meclis’te kaldırıldıktan sonra,

- 1924 Anayasası’nda bulunan “Devletin dini İslam’dır” hükmü de 10 Nisan 1928’de kaldırıldı.

- Laikliğin anayasa girmesi ise ancak 1937’de mümkün olabildi.

Hukuksal ve kültürel devrimler laik demokratik bir siyasi ve sosyal yaşamı oluşturmaya yöneliktir.[9]

3. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Temel Nitelikleri

Atatürk’ün gerçekleştirdiği siyasi ve kültürel devrimler, kurduğu Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin temel niteliklerini belirledi. Sayın Fikret Bilâ, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne devrimlerin kazandırdığı üç temel niteliği şöyle nitelemektedir:

Ulus devlet, laik devlet ve üniter devlettir(s.38).

Şimdi bu temel nitelikleri Sayın Fikret Bilâ’dan aktaralım.

(a) Ulus devlet:

Atatürk, Samsun’a çıktıktan kısa bir süre sonra Amasya Tamimiyle (genelgesi) “Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir”, “Ulusun bağımsızlığını yine ulusun azim ve kararlılığı kurtaracaktır” diyerek çerçeveyi çizmişti. “Egemenlik milletindir” diyerek, egemenliğin Halife-Sultan’a ait olmadığını ilan etti ve demokrasiyle eş tuttuğu cumhuriyet mesajını verdi. Egemenlik Türk ulusunundu. Erzurum Kongresi’nde de “Ulusal sınırlar içinde vatan bir bütündür, parçalanamaz” diyerek ulusallık il­kesini dile getirdi. Sivas Kongresi’nde de Misak-ı Milli (Ulusal Ant) çerçevesi çizildi.[10]

Atatürk, Kurtuluş Savaşı’nı ulusal birliğe dayandıra­rak yürütmüştür. Bir ulus-devlet kuracağının ilanı Amasya Genelgesi’nde vardır. Ulusal egemenlikle birlikte tam bağımsızlık ilkesi dünyaya duyuruldu.Türk milleti” ifadesi temel alındı. Bu ifadeler Atatürk’ün Türk ulus-devleti kuracağının mesajlarıydı. Nitekim 1924 Anayasası’nda devletin bir cumhu­riyet, egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu, birliğin de Türk ulusu tarafından oluşturulduğu vurgulandı.[11]

Atatürk’ün ulaşmak istediği çağdaş Batı uygarlığı aydınlanma, sanayileşme ve kentleşme ve ulus-devletler eliyle kurulmuştu. Atatürk’ün hedefi de bir Türk ulus-devleti kurmaktı. Bağımsızlık savaşını bunun için veriyordu.[12]

Osmanlı İmparatorluğu’nun çok uluslu yapısı içinde Türk milliyetçiliğinin önemli bir yeri yoktu. İmparatorluk içindeki halkların büyük çoğunluğu Müslüman olduğu için millet değil ümmet ortak paydaydı. Müslümanlık, Türklükten önce gelir­di. Türk milliyetçiliği Osmanlı’nın yıkılmak üzere olduğunun Türk aydınlarca hissedilmeye başlandığı dönemde, bunu önle­mek amacıyla güçlenmeye başlamış bir akımdı.

Atatürk’ün izlediği yol Anadolu ve Rumeli Türklerini aynı ulusal hedef etrafında birleştirmektir. Amaç bağımsız ve çağ­daş bir ulus-devlet kurmaktır. Atatürk’ün ulus anlayışında ırk ve din yoktur. Ortak tarih, ortak vatan, ortak kültür vardır.[13]

Atatürk Türk milletini şöyle tarif eder:

Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.[14]

( b ) Laik Devlet

Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’nin iki temel niteliğini şöyle ifade eder:

“(1) Türk milleti, halk idaresi olan cumhuriyetle idare olunur bir devlettir.

(2) Türk Devleti laiktir. Her reşit (ergin), dinini seç­mekte serbesttir.”[15]

Atatürk, hedef gösterdiği çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmanın aydınlanma, sanayileşme, kapitalist sistemin dinamiğiyle mümkün olduğunu düşünüyordu. Bu yoldan çağdaş uygarlık düzeyini yakalamak için ulus-devlete, laik devlete ve demokra­tik devlete gereksinim olduğunun farkındaydı.[16]

Uluslaşmak, demokratikleşmek, sanayileşmek için de laik­lik olmazsa olmaz koşuldu.

Atatürk, önce saltanatı kaldırdı, egemenliği millete geçirip halifeliği de kaldırdıktan sonra devleti laik bir yapıyla yeniden kurdu.

Laiklik genel anlamıyla din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıydı. Devlet ve toplumun aklı ve bilimi esas almasıydı. Toplumun da devletin de yüzlerce yıl önce konmuş mezhepsel din kural­larından kurtarırılması gerekiyordu. Laiklik aklın özgürleştiril­mesiydi. Laik devlet ve toplum düzeni, din ve inanç özgürlüğü, devletin tüm din ve inançlara eşit mesafede olması ve her erginin dinini serbestçe seçebilmesiydi. Hiçbir kesime din ve inanç ayrıcalığı, üstünlüğü sağlanmamasıydı. Tarihi olarak laikliğe olan gereksinim, sorunlara akla ve bilime dayalı çözümler bulabilmek ve farklı din ve inançlara mensup insanların barış içinde birlikte yaşayabilecekleri bir düzen kurabilmekti.

Atatürk de aynı gereksinimden yola çıkarak halifeliği kaldırdıktan sonra devleti laikleştirme çalışmalarına hız verdi.

Atatürk’ün devleti laikleştirme girişimi, hilafetin kaldırıldığı 3 Mart 1924 günü çıkarılan Şeriye ve Evkaf Vekâleti’ni (bakanlığını) kaldıran yasayla başladı. Bakanlık kaldırıldı, yerine Diyanet İşleri Genel Müdürlüğü (sonradan başkanlığı) kuruldu. Bakanlı­ğı kaldırıp Diyanet İşleri Başkanlığı kuran yasa şöyle diyordu:

Türkiye Cumhuriyeti’nde insanlar arası ilişkileri düzenlemek üzere kanun yapmak yetkisi yalnızca TBMM’nindir.”

Böylece mezhepsel görüşlü dine dayalı yasa yapılamayacağı, yasa, kural koyma yetkisinin Halife-Padişah’ın iddia ettiği gibi değil, ulusal iradeyi temsil eden TBMM’ye ait olduğu ilan edilmiş oldu. Atatürk bunu “Egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur”, “Hayatta en hakiki mürşit (yol gösterici) bilimdir” diyerek zaten daha önce duyurmuştu.[17]

Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kuran ve bakanlığı kaldıran
yasa, bu hükmüyle hukuk yaratma işleminin herhangi bir dinsel /mezhepsel kaynağa dayandırılmasını ortadan kaldırmış oldu. Yasama organı laikleştirildi. [18]

Şeri mahkemelerin kaldırılması, din adamlarının hüküm kurma tekelinin yok edilmesi, yerlerine çağdaş hukuka uygun mahkemelerin kurulması, savcı ve hâkimlerin atanması ile hukuk laikleştirildi. Medeni Kanun, Ceza Kanunu, Borçlar Kanunu, Ticaret Kanunu’nun çıkarılması, hukuk ve şer’i mahkemelerin kaldırılmasıyla yargı erki laikleştirildi.

Atatürk, hukuku ve yargıyı laikleştirme sürecinde; laik aile hukuku, laik borçlar hukuku, laik ceza hukuku, laik ticaret hukuku ile dini, hukuk kaynağı olmaktan çıkardı.[19].

Atatürk devleti laikleştirmeye paralel olarak eğitim kurumlarındaki dini yapıya son vererek eğitimi ve kültürü, dolayısıy­la toplumsal yaşamı da laikleştirdi.

Medreseleri, tarikatları, tekkeleri, türbeleri kapatıp, akla ve bilime dayalı okullar kurarak, şapka ve giysi reformu yaparak, kadına seçme ve seçilme hakkı vererek; yazı ve dil devrimiyle, Türkçe alfabeyle, dil ve tarih devrimleriyle, üniversite ve konservatuvar kurmasıyla toplumsal ve kültürel yaşamı da laik bir yapıya kavuşturdu.[20]

Atatürk, laik bir devlet ve toplum inşa etti.

(c) Üniter Devlet

Atatürk, Türk milleti tanımını yaparken “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkını” farklı etnik aidiyetlere sahip olsa da bir bütün olarak gördü.

Atatürk, TBMM’de yaptığı konuşmalarda Türklerin, Kürtlerin, Lazların, Çerkezlerin bir bütün oluşturduğunu sık sık vur­gulardı. Kurtuluş Savaşı boyunca da “Türkiye Milleti” ifadesini daha sık kullandı. Atatürk için Türk, Anadolu’da yaşayan, ka­derde, kıvançta birlikte, dayanışma içinde olan tüm halkı ifade ediyordu. Millet de dil, kültür, ülkü birliği içinde birbirine bağlı yurttaşlardan meydana gelen siyasal ve sosyal bir bütünlüğü ifade ediyordu.[21]

1924 Anayasası’nın 88. maddesindeki Türk tanımına da anlayış şöyle yansıtıldı: “Türkiye halkına, din ve ırk ayırt edilmeksizin, vatandaşlık bakımından Türk denir.”

Atatürk, Türk ulus bilincini canlandırmayı, köylere kadar bu bilinci yerleştirmeyi ve sadece siyasi olarak değil, ekonomik olarak da bağımsızlığını elde ederek güçlü bir ulus-devlet kurmayı planlamıştı. Laik bir ulus-devlet çağdaş uygarlığı yakala­manın bir gereğiydi. Ulus-devlet de üniter bir devlet yapışını gerektiriyordu. Bu güçlü ve tek devlet yapısı devrimlerin yer­leşmesi, laik ve bilimsel eğitimin köylere kadar ulaştırılmasını da en önemli kaynağı oluşturacak ve itici güç olacaktı.

Osmanlı dönemindeki isyanlara ve imparatorluğun parçalanmasına tanıklık etmiş olan Atatürk, laik ve üniter ulus-devletle Türkiye’nin bu sorunları geride bırakıp çağdaş uygarlığa doğru yol alacağını düşünüyordu.

Laik, üniter ulus-devlet siyasi hayatın da istikrarını sağlayacaktı. Türkiye’nin siyasi kültüründe devlet çok ağırlıklı bir yere sahipti. Devlet, önemsenen, saygı duyulan en güçlü kurumdur ve siyasi yaşamda da ciddi bir ağırlığı vardır.[22] Atatürk bu ger­çeği de bildiği için devletin yeniden kurulmasına çok büyük önem vermiştir.

Türkiye’nin üniter devlet yapısı, anayasada “Türkiye Cumhuriyeti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür” hükmüy­le ifade edilir. Atatürk’ün Medeni Bilgiler eserinde de millet ve vatanın bölünmez bir bütün olduğu, hiçbir kayıt ve şart altında ayrılığın kabul edilemeyeceği vurgulanır.[23]

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, üniter devlet yapısına uygun olarak; tek anayasa, tek devlet, tek bayrak, tek hukuk düzeni, tek dil, tek parlamento, tek başkent, tek ordu ve tek polis gücü oluşturularak kurulmuştur. Devletin bu kurumlarına ortak olabilecek başka bir siyasi ve idari yapı yoktur.[24]

Türkiye’nin üniter devlet yapısı çok güçlü bir merkeziyet­çiliğe dayanır. Merkezi yönetim kurumları il ve ilçelerde temsil edilir. Valiler ve kaymakamlar atanan memurlardır. Valiler seçilmez. Her bakanlığın il ve ilçe müdürlükleri vardır. Valiler ve kaymakamlar devleti temsil eder ve geniş yetkilere sahiptir. Merkezi yönetim yerel yönetimler üzerinde çok geniş yetkile­re sahiptir. Yerel yönetimler merkezi yönetimin vesayeti altın­dadır. İçişleri Bakanı’nın belediye başkanlarını görevden alma yetkisi vardır. Yerel yönetimler merkezi yönetimin sıkı deneti­mi altındadır.

Bu durum 1982 Anayasası’nın 128. maddesinde şöyle hüküm altına alınmıştır: “Merkezi idare, mahalli idare üzerinde mahalli hizmetlerin idarenin bütünlüğü ilkesine uygun şekil­de yürütülmesi, kamu görevlerinde birliğin sağlanması, top­lum yararının korunması ve mahalli ihtiyaçların gereği gibi karşılanması amacıyla, kanunda belirtilen esas ve usuller dairesinde idari vesayet yetkisine sahiptir.”

Türkiye’de yerel yönetim idari ve mali yönden merkezi yönetimin vesayeti altındadır.

Türkiye’nin üniter devlet yapısı çok sıkı bir merkezi yönetim yapısına sahiptir.

“Kemalizm” veya “Atatürkçülük” kavramı Cumhuriyet Halk Partisi’nin “Altı Ok”unu ifade eder. İdeolojik açıdan Kemalizm veya Atatürkçülük CHP’nin Altı Ok’uyla açıklanır.[25]

Bundan sonra Sayın Fikret Bilâ eserinde, Cumhuriyet’in kurucu değerleri olarak “cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devletçilik, laiklik ve devrimcilik” ilkelerini, “Atatürk İlkeleri” başlığı altında Atatürk’ün tanımlamalarıyla açıklıyor (s.44-51). Böylece “Cumhuriyet Devrimi” doğru ve önemli referanslara dayandırılarak açıkladıktan sonra, “Demokrasi Devrimi”nin de sağlam ve doğru referanslarla açıklandığını görüyoruz(s.68-105).

4. Üçlü Vesayet: Cumhurbaşkanı, TSK, Yüksek Yargı

1961 Anayasası’yla çağdaş demokratik bir sistem kuran 27
Mayıs, bu sistemin gözetilmesi, korunması, kollanmasını kendine görev saymıştır. Türkiye'de laik ve demokratik bir düzen, çoğulcu, çağdaş bir demokrasi kurulmuştu ancak bu TSK’nın çizdiği sınırlar içinde yaşayabilirdi. Bunun anlamı askeri vesayet altında bir demokrasidir.

Atatürk ve sonrasında İnönü’nün yönettiği 1923-1946 tek parti döneminde Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu liderleri olarak TSK’yi laik cumhuriyetin güvencesi olarak gördüler. 1930’lu ve 1940’lı yıllarda laik, çağdaş bir eğitim gören TSK, laik ve demokratik devletin savunucusu ve koruyucusu oldu.[26]

Esasen bu vesayetin kaynağı Atatürk döneminde, 18 Haziran 1935 tarih ve 2771 sayılı “Ordu Dahili Hizmet Kanunu’na” dayanır. Bu kanunun 34. maddesi “TSK’nın görevi, Türk yurdu­nu ve Anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti’ni korumak ve kollamaktır” hükmünü taşır. Bu hüküm TSK’nın yaptığı darbelerin yasal dayanağı olarak kullanıldı.[27]

27 Mayıs darbesini gerçekleştirenler darbenin “yasal dayanağı” olarak bu maddeyi öne sürdüler.

27 Mayıs yönetimi, “Ordu Dahili Hizmet Kanunu” yerine, 4.1.1961 tarih ve 211 sayılı “Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanunu’nu” çıkardı. Eski kanunun 34. maddesini yeni kanunda 35. madde olarak değiştirdi ve şu hükme yer verdi:

Silahlı Kuvvetlerin vazifesi; Türk yurdunu ve Anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti’ni kollamak ve korumaktır.”

Bu madde TSK’nın daha sonra yaptığı darbe ve müdahalelerin de “hukuki” gerekçesi olarak kullanıldı.[28].

27 Mayıs 1960 darbesinin 1961 Anayasası’yla getirdiği özgürlüklerin yanı sıra TSK’ya devlet içinde özerk bir konum
belirlediği ve bu özerkliği siyasette kendine alan açmak üzere
kullandığı söylenebilir.

1961 Anayasası’nın kabulünden sonra oluşan yeni düzende TSK'yı güçlendiren üç olgu söz konusudur.

Yeni anayasayla yeni bir kurum olarak Milli Güvenlik Kurulu (MGK) oluşturuldu. Anayasa’da MGK’nın görevi, “Milli
güvenlikle ilgili kararların alınmasında ve koordinasyonun
sağlanmasında yardımcılık etmek üzere gerekli temel görüşleri
bakanlar Kurulu’na bildirmek
” olarak tanımlanıyordu. Kurul,
cumhurbaşkanı, başbakan, genelkurmay başkanı, kara, deniz,
hava kuvvetleri komutanları ve kanunun gösterdiği ilgili bakanlardan oluşuyordu.

Anayasa her ne kadar MGK’yı bir “tavsiye” kurumu ola­rak tanımlasa da fiilen sadece milli güvenlik konularında değil ekonomi, eğitim, dış politika, siyasetle ilgili karar alıcı kurum olarak işlev gördü. Aldığı tavsiye kararlarının çok büyük bir kısmı hükümetler tarafından karara dönüştürüldü ve uygulandı. Kurulda asker üyelerin sayısı ve ağırlığı fazlaydı. Genellikle Cumhurbaşkanları da MGK görüşmelerinde askerlerden yana ağırlık koyardı. MGK, askerlerin, seçilmiş siyasi otoriteyle eşit hatta üstün konuma sahip bir kuruldu. Bu kurul askerlerin devlet ve siyasetteki yerini güçlendirdi.[29]

27 Mayıs 1960 sonrası sürecin önemli bir olgusu da genelkurmay başkanlarının cumhurbaşkanı olmalarıdır. Genelkur­may başkanlığından cumhurbaşkanlığına geçiş sanki doğal bir terfi gibi olmaya başladı. Bu da yine askerin siyaset üzerindeki vesayetinin bir sonucu olarak görülürdü. Atatürk ve İnönü’den sonra araya sivil cumhurbaşkanı olarak Celal Bayar girmiş, an­cak 27 Mayıs’tan sonra yeniden asker cumhurbaşkanı dönemi başlamıştı. Cumhurbaşkanlarının önceki genelkurmay başkanı veya eski kuvvet komutanlarından biri olması TSK’yı güçlen­diren bir unsurdu. TSK, genelkurmay başkanlarının cumhur­başkanı seçilmesi için her seçim döneminde Meclis’e baskı kur­muştur. 27 Mayıs darbesinden sonra askerin baskısıyla Cemal Gürsel, ardından Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay cumhur­başkanı seçildi. Sonraki seçimde TSK, Genelkurmay Başkanı Faruk Gürler’in cumhurbaşkanı olmasını istedi. Meclis ilk kez bu isteği yerine getirmedi. 12 Mart 1971 muhtırası sonrasında 1973 cumhurbaşkanlığı seçiminde CHP ve AP ortak davrana­rak Faruk Gürler’i değil, Fahri Korutürk’ü seçtiler. Korutürk de eski Deniz Kuvvetleri Komutanı’ydı. Kenan Evren zaten darbe lideri olarak 1982 Anayasası oylamasında cumhurbaşkanı se­çildi. Asker cumhurbaşkanı dayatması Turgut Özal’ın cumhur­başkanı seçilmesine kadar sürdü.[30]

Üçlü vesayet sisteminin bir ayağını TSK oluşturuyorsa, ikinci ayağını da asker kökenli cumhurbaşkanı oluşturuyordu. Üçüncü ayak ise yüksek yargıydı.

Askeri darbelerden sonra kurulan özel mahkemeler (Yassıada Mahkemesi gibi), sıkıyönetim mahkemeleri, 12 Mart 1971 darbesinden sonra kurulan Devlet Güvenlik Mahkemeleri gibi doğal hâkim ilkesine uymayan mahkemeler, Yüce Divan olarak siyasileri ve siyasi partileri de yargılama yetkisi olan Anaya­sa Mahkemesi, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı başta olmak üzere yüksek yargı da “cumhuriyeti kollamak ve korumak” görevini üstlenmiş bir kurumdu. Özellikle siyasi partilerin kapatılması kararlarıyla siyaset alanını belirleyen üçüncü kurum işlevi gördü.

Türkiye’de siyaset bu üç kurumun genellikle işbirliği içinde belirledikleri sınırlar içinde yapılabildiği için “üçlü vesayet” sisteminden söz etmek mümkündür.

AK Parti’nin temel amaçlarından biri bu üçlü vesayeti kırmaktı. AK Parti’nin üçlü vesayeti ortadan kaldırmayı amaçlamasının nedenlerinden biri ön­cülü olan İslamcı partilerin kapatılmış olmasıydı. Bu nedenle AK Parti de kapatılabileceğini düşündüğü için bu kurumları tehdit olarak algılıyordu. İktidarının ilk döneminde Avrupa Birliği’ne ve değerlerine yönelmesinde de bu kaygının payı vardı. Nitekim tek başına iktidar olmasına karşın AK Parti hakkında da kapatılma davası açıldı.

AK Parti, Cumhurbaşkanlığına Abdullah Gül’ün seçilmesiyle vesayet sacayağının birini kırmış oldu.

Geri­ye diğer ikisi, TSK ve yüksek yargı kalmıştı.

TSK’nın Atatürk’e ve demokrasiye bağlı kadroları Ergenekon, Balyoz, Askeri Casusluk gibi davalarla tasfiye edildi. Yerlerini FETÖ’yle bağlantılı subaylar aldı. Böylece askeri bürokrasi değiştirilerek ikinci sacayağı da kırıldı.  

Yüksek yargı da 12 Eylül 2010 referandumuyla Anayasa’nın değiştirilmesi sonucu FETO’cü yargı mensuplarının yükseltilmeleriyle AK Parti için tehdit olmaktan çıktı. Bu sü­reç sonunda AK Parti üçlü vesayeti ortadan kaldırdı. Ancak sonuçlarından biri FETÖ’nün 15 Temmuz darbe girişimi oldu.

AK Parti söz konusu üçlü vesayeti kaldırdı ama yerine özellikle cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçilmesinden sonra yeni bir vesayet kuruldu. Kendi vesayetini kurar­kenrkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuvvetler ayrılığını da fiilen ortadan kaldırarak büyük ölçüde dönüştürdü.[31] Bu dönüşüm, Sayın Fikret Bilâ’nın “Karşı Devrim” adlı bu önemli çalışmasının temel konusunu oluşturuyor.

II-) AK PARTİ’NİN İKTİDARA GELİŞİYLE SÜRDÜRÜLEN KARŞI DEVRİM

1. Üçlü Vesayetten Tekli Vesayete Laik Devletten İslamcı Devlete

AK Parti de diğer birçok parti gibi Türkiye’de demokrasinin sınırlarının “üçlü vesayet” tarafından çizildiğini, bu rejimin Cumhurbaşkanı, TSK ve yüksek yargıdan oluştuğunu düşünüyordu. Sosyalist solu ezdiği gibi laikliği tümüyle ortadan kaldı­racak padişahlık/halifelik düzenini geri getirecek siyasal İslam­cı partilere de karşıydı. Bu akımlar güçlendiğinde sosyalist ve İslamcı partileri kapatıyordu. Böyle bir gelişme karşısında TSK harekete geçiyor, Genelkurmay Başkanı, Cumhurbaşkanı ile gö­rüşüyor, Cumhurbaşkanı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nı harekete geçirerek bu partiler hakkında kapatma davası açıyor ve Anayasa Mahkemesi de partileri kapatıp parti lider ve yöneticilerine siyaset yasağı getiriyordu.

AK Parti kendini güvende hissetmiyordu. Üçlü vesayet mekanizması tarafından kapatılmaktan korkuyordu. Varlığını sürdürmesi ve siyasal İslamcı ideolojisini hayata geçirmesi için üçlü vesayeti yıkması gerekiyordu.

Daha sonra FETO (Fethullahçı Terör Örgütü veya Fethullah Gülen Terör Örgütü) olarak anılacak olan Gülen cemaati ile işbirliği ve ABD’nin desteğiyle bunu başardı.

Bu yönde adım atma fırsatını 2007 yılında AK Parti’nin ilk Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı seçilmesinin Meclis’te “367 krizi”yle önlenmesi sırasında yakaladı. Hemen erken seçim kararı aldı, seçimlerden daha güçlü çıktı ve MHP’nin Meclis Genel Kurulu’na katılmasıyla 367 en­geli aşıldı, Gül, cumhurbaşkanı seçildi. Böylece üçlü vesayetin bir ayağı kırılmış oldu.

Aynı yıl TSK ayağını kırmak üzere düğmeye bastı. 2007 yılında Gülenci emniyet mensupları, savcılar, yargıçlar aracılığıyla açılan Ergenekon, 2010 yılında açılan Balyoz davalarıyla TSK’daki Atatürkçü komuta heyeti, generaller ve amiraller tas­fiye edildi. Yerlerine FETÖ’cü subaylar terfi ettirilerek atandı. Üçlü vesayetin ikinci ayağı da böylece kırıldı.

Üçüncü ayağı oluşturan yüksek yargı ise 2010’da anayasanın referandumla değiştirilmesi sonucu kırıldı. Hâkimler Savcılar Kurulu (HSK) başta olmak üzere yüksek yargı organlarının üyeliklerine FETÖ’yle bağlantılı isimler atandı. Böylece yüksek yargı da iktidarın kontrolüne geçti.

Üçlü vesayet yıkıldı ve bu vesayeti oluşturan Cumhurbaşkanlığı görevini önce Abdullah Gül, ardından Tayyip Erdoğan devraldı. TSK ve yüksek yargı da iktidarın hâkim olduğu ku­rumlara dönüştürüldü.

15 Temmuz 2016’da ABD’nin koruması altındaki FETÖ’nün askeri darbe yapmaya kalkışmasından sonra ise Türkiye, Dev­let Bahçeli liderliğindeki MHP’nin AK Parti’yi desteklemesiyle yeniden anayasa değişikliğine gitti. 16 Nisan 2017 tarihinde yapılan, sonuçları tartışmalı bir referandumla Türkiye, “Cumhurbaşkanlığı-Hükümet Sistemi”ne geçti.

Bu sistemde yürütme organının (hükümet) bütün yetkile­ri, tek başına Cumhurbaşkanı’na verildi. Meclis’in yetkileri ve denetim görevi kısıtlandı. Yargı, siyasi davalarda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın istediği yönde kararlar almaya başladı. Anayasadaki denge-denetleme kurumlarının, bağımsız olması gereken kurumların içi boşaltılıp işlevsiz kılındı ve bütün ku­rumlar için kararları fiilen Cumhurbaşkanı Erdoğan vermeye başladı.

Anayasada Türkiye Cumhuriyeti’nin “demokratik, laik, sosyal hukuk devleti” olduğu hükmü yer almaya devam etti ancak fiilen devletin bu nitelikleri rafa kaldırıldı.

Cumhurbaşkanlığı-hükümet sistemi döneminde Türkiye, demokrasiden hızla uzaklaştı; anayasal özgürlükler, basın özgür­lüğü, laik devlet yapısı büyük ölçüde ortadan kalktı. Yerine, giderek otoriterleşen tek adam yönetimi yerleşti, üçlü vesayet yerine tekli vesayet geldi ve laik devlet fiilen İslamcı bir devlete dönüştü.[32]

2. Yüz Yıllık Sonuca Giden Süreçte Yapılanlar

Sayın Fikret Bilâ’nın “Karşı Devrim 1923’ten 2023’e” adlı son derece ciddi ve titiz bir araştırmaya dayanan eseri “üçlü vesayetten tekli vesayete laik devletten İslamcı devlete” doğru yol alınırken yapılanları burada, ana başlıklar halinde vereceğim. Çünkü bu bölümleri bizzat konuyu merak edenlerin kitaptan ayrıntıları ve referanslarıyla okumaları daha ilginç ve anlamlı olacaktır. Ama öncelikle “Karşı devrim yoluna döşenen taşlar”(s.107-141) başlıklı bölüm okunmalı...

* Laik devletin tasfiyesi (s.143-151),

* Üçlü vesayetin yıkılması (s.152-170),

* TSK’nın iki aşamalı tasfiyesi (s.171-205),

* Emniyetin tasfiyesi (s.206-210),

* Yargının tasfiyesi (s.211-228),

* Laik eğitimin tasfiyesi (s.229-243),

* Diyanet İşleri Başkanlığı’nın değişen işlevi (s.244-253),

* Yeni Türkiye Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi (s.254-263).

Yukardaki başlıklı bölümlerden ikisinden kısa iki alıntıyla yazıyı tamamlayalım:

TSK’nın tasfiyesi” ilgili Yüz Yıllık Sonuç bölümünden:

AK Parti, TSK’daki demokrasiye, laikliğe ve Atatürk ilke ve devrimlerine bağlı komutanları ve subayları tasfiye etmek amacıyla ABD’nin himayesi altındaki Gülen cemaatiyle işbir­liği içinde harekete geçti. Balyoz, Askeri Casusluk gibi davalar da eklenerek TSK’daki tasfiye gerçekleştirildi.

AKP Tanıtım ve Medya Başkan Yardımcısı Emre Cemil Ayvalı, Haziran 2020’de, CNN Türk televizyonundaki canlı yayında,

“İktidara geldiğimde sanki kendi kadrolarım vardı da çok muktedirdim de böyle bir fanteziye mi girdim? Hayır. Bir tarafta darbeci Kemalist gelenek vardı, bir tarafta FETÖ vardı ve bunları birbirine kırdırmak suretiyle yol almak mecburiye­tinde kaldık[33] diyecekti.

Benzeri bir itiraf yine canlı televizyon yayınında eski AK Parti Diyarbakır Milletvekili Abdurrahman Kurt tarafından yapıldı. Kurt; Ergenekon ve Balyoz kumpasları için, “Amerika ile beraber Cemaat de bizim yanımızda yer aldı” demişti. Ab­durrahman Kurt, Ergenekon ve Balyoz kumpaslarının “darbe” davaları olduğunu ima ederek, “Biz askeri vesayetle mücadele ederken cemaat yanımızdaydı” dedi(s.267-268).[34]

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın değişen işlevi başlıklı bölümden:

Diyanet İşleri Başkanı Şeyhülislam Gibi

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, başbakanlığının ikinci döneminden itibaren, Diyanet İşleri Başkanlığı’nı (DİB) öne çıkartmaya, programlara davet etmeye başladı. Özellikle Fethullah Gülen cemaatiyle iktidarın ters düşmeye başladığı 2010’dan itibaren Diyanet’e verilen önem arttı. Zaman içinde Diyanet, si­yasal İslamcı kimlik inşasının önemli araçlarından biri haline geldi.

Prof. Dr. Rıdvan Akın, AKP’nin 2007 sonrasındaki hamlele­rini bir siyasi partinin olağan icraatları olarak yorumlamanın zor olduğunu belirterek, partinin devletleştiğini söyler. Akın’a göre, günümüz Türkiye’sinde

* AK Parti iktidarının hem meşrulaştırılması

* Hem de siyasal gücün konsolidasyonu Diyanet üzerinden yürütülüyor. * Bu bağlamda Diyanet, yeni devletin ideolojik hegemonya aygıtına dönüştürülmüştür.

AKP iktida­rı döneminde, Diyanet haricinde devlet kurumlarının hemen hepsinin yürütme lehine güç kaybedip gerilediğini savunan Akın,

- Diyanet İşleri Başkanı'nın kamusal alandaki görüntüsüy­le meşrutiyet döneminin şeyhülislamı rolünü üstlenmiş gibi göründüğünü,

- Siyasi iktidarın dinsel politikalarından sorumlu bir aktör rolünü oynar hale geldiğini ve

- Bu durumun yasalarla çeliştiğini ifade eder(s.244).[35]

Evet Değerli okurum;

Sayın Fikret Bilâ’nın “Karşı Devrim 1923’ten 2023’e” adlı emek yoğun, çok kaynakçalı bu değerli ve titiz çalışmasını okumak, ona yapılacak bir teşekkür ifadesi olacaktır. Aydınlanmak için de aydınlatmak için de okumak lazım. 

Kaynakça

[1] Fikret BİLÂ, Karşı Devrim 1923’ten 2023’e”, İstanbul, 2022, Kırmızı Kedi Yayınları, s.64.

[2] Ahmet YAVUZ, Başkomutan-Emsalsiz Bir Lider, İstanbul, 2021, Kırmızı Kedi Yayınları, s.536, 538.

[3] Prof.Dr. Niyazi BERKES, Türkiye’de Çağdaşlaşma, Ankara, 1973, Bilgi Yayınevi, s.461.

[4] Prof.Dr. Emre KONGAR, 21. Yüzyılda Türkiye, 2000’li Yıllarda Türkiye’nin Toplumsal Yapısı, İstanbul, 2018, Remzi Kitabevi, s.18.

[5] Prof.Dr. Emre KONGAR, Tarihimizle Yüzleşmek, İstanbul, 2019, 99.Baskı, Remzi Kitabevi; Prof.Dr. Sina AKŞİN, Kısa Türkiye Tarihi, İstanbul, 2016, 20.Baskı, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları; Prof.Dr. Suna KİLİ, Atatürk Devrimi Bir Çağdaşlaşma Modeli, Ankara, 1983, 3.Baskı, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

[6] Niyazi BERKES, Türkiye’de Çağdaşlaşma.

[7] Prof.Dr. Taner TİMUR, Türk Devrimi ve Sonrası, Ankara, 2018, 8.Baskı, İmge Yayınları.

[8] Suna KİLİ, 1960-1975 Döneminde Cumhuriyet Halk Partisi’nde Gelişmeler, İstanbul, 1976, Boğaziçi Üniversitesi Yayınları, s.61-63.

[9] Bu devrimler için bkz. Fikret BİLÂ, Karşı Devrim 1923’ten 2023’e”, s.27-38.

[10] Özer OZANKAYA, Cumhuriyet Çınarı-Atatürk’ün Uygarlık Tasarımı, Cem Yayı­nevi, İzmir, 2019, s.292,293; Taner TİMUR, Türk Devrimi ve Sonrası, s.271-272; Baskın ORAN, Atatürk Milliyetçiliği, 4. Basım, Bilgi Yayınevi, Ankara, 1997, s.40-43.

[11] Suna KİLİ, Atatürk Devrimi Bir Çağdaşlaşma Modeli, s.191; Prof.Dr.Anıl ÇEÇEN, Türkiye Cumhuriyeti Ulus Devleti, Fark Yayınları Ankara, 2007, s.40-41.

[12] Emre KONGAR, 21. Yüzyılda Türkiye, 2000’li Yıllarda Türkiye’nin Toplumsal Yapısı, s.123.

[13] Prof.Dr. Ahmet Taner KIŞLALI, Kemalizm Laiklik ve Demokrasi, Ankara, 2007, 8.Baskı, İmge Yayınları, s.43, 45.

[14] Afet İNAN, Medeni Bilgiler ve Mustafa Kemal Atatürk’ün El Yazıları, Ankara, 2020, 4.Baskı, Türk Tarih Kurumu Yayınları, s.18.

[15] Afet İNAN, Medeni Bilgiler ve M. Kemal Atatürk’ün El Yazıları, s.18.

[16] Emre KONGAR, 21. Yüzyılda Türkiye..., s.19.

[17] A.Taner KIŞLALI, Kemalizm Laiklik ve Demokrasi, s.37, 39.

[18], [19], [20] Özer OZANKAYA, Atatürk ve Laklik-Türk Demokrasi Devrimi'nin Temeli, Ankara, 1983, Tekin Yayınevi, s.223, 229; 251-287; Fikret BİLÂ, Karşı Devrim 1923’ten 2023’e”, s.38-42.

[21] A.Taner KIŞLALI, Kemalizm Laiklik ve Demokrasi, s.46-47.

[22] Metin HEPER, Türkiye’nin Siyasi Hayatı, İstanbul, 2011, Doğan Kitap, s. 124-125.

[23] Afet İNAN, Medeni Bilgiler ve M. Kemal Atatürk’ün El Yazıları, s.19.

[24] Anıl ÇEÇEN, Türkiye Cumhuriyeti Ulus Devleti, s.53.

[25] Fikret BİLÂ, Karşı Devrim 1923’ten 2023’e”, s.43-44.

[26], [27]  Metin HEPER, Türkiye’nin Siyasi Hayatı, İstanbul, s.281; s.147-148.

[28] Darbelere dayanak yapılan 35. madde hükmü, AK Parti iktidarı döneminde 13 Temmuz 2013 tarihinde değiştirildi. Madde hükmü, “Silahlı Kuvvetlerin vazifesi; yurt dışından gelecek tekdit ve tehlikelere karşı Türk vatanını savunmak, caydırıcılık sağlayacak şekilde askeri gücün muhafazasını ve güçlendirilmesini sağlamak, TBMM kararıyla yurtdışında verilen görevleri yapmak ve uluslararası barışın sağlanmasına yardımcı olmaktır” şeklinde değiştirildi. Madde hükmündeki “Anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti’ni kollamak ve korumaktır” ifadesi çıkarıldı. Böylece TSK’nın cumhuriyeti, demokrasiyi korumak gibi bir görevi olmadığı, görevinin Türk vatanını korumak olduğu mesajı verildi.

[29] MGK, AK Parti iktidarında yapısı ve işlevi değiştirilinceye kadar askerlerin siyasi otoriteye karar aldırdıkları bir kurum olarak çalıştı.

[30] Hikmet ÖZDEMİR, Ordunun Olağandışı Rolü, İstanbul, 1994, İz Yayıncılık, s.182 vd.

[31] Fikret BİLÂ, Karşı Devrim 1923’ten 2023’e”, s.92-95.

[32] Fikret BİLÂ, Karşı Devrim 1923’ten 2023’e”, s.20-21.

[33] https: / / tr.euronews.com / 2020 / 06 /11 / darbeci-kemalist-gelenekle-feto-yu- birbirine-k-rd-rd-k-diyen-akp-li-yonetici-istifa-etti

[34] https:/ /www.odatv4.com/guncel/amerika-ile-beraber-cemaat-de-bizim- yanimizda-yer-aldi-1310161200-102162

[35] Burcu KARAKAŞ, “Biz Her Şeyiz” Diyanet’in İşleri, İstanbul, 2021, İletişim Yayınları, s.29

Yorum Ekle
Gönderilen yorumların küfür, hakaret ve suç unsuru içermemesi gerektiğini okurlarımıza önemle hatırlatırız!
Yorumlar
Yükleniyor..
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.