SON DAKİKA
Hava Durumu

Emperyalizme Kafa Yormak!

Yazının Giriş Tarihi: 13.01.2026 15:53
Yazının Güncellenme Tarihi: 13.01.2026 15:54

Emperyalizme kafa yormak aslında “İblis”e ve içimizdeki, dışımızdaki, yerel, küresel şeytana da kafa yormak anlamına geleceği için artık bir varlık/yokluk meselesi haline geldi. (*)

Yani düşünülüp akledilmemesi ve tedbir alınmaması halinde ya yok olmak ya da köle/hizmetkâr olmak eşiğine geldi insanlık. Zaten bu ayrımı, ilahi bir zorunluluk olarak gören ve emperyalizmi motive eden “Eski Ahit”de görmek mümkün.

Dolaysıyla konu derin, yazı da uzun olacak.

***

Yakın tarihe baktığımızda;

Temeli vahşi yağma ve katliama dayalı emperyalist zihniyet; sömürü odaklı paylaşım savaşı olan 1. Dünya Savaşı ile bir düzen kurdular.

Bizim coğrafyamızda cetvelle çizdikleri yapay devletlerin yeraltı zenginliklerini, atadıkları kukla yöneticiler vasıtasıyla aralarında pay ederek, kendilerine akıttılar.

Ancak Orta Doğu’da büyük ölçüde başarılı oldukları bu siyasi ve coğrafi plan, Anadolu’da bir dağ ile karşılaştı.

Kafalarına yıkılan bu dağın adı Türk milleti ve dahi lideri Mustafa Kemal’ idi. Sadece kafalarına yıkılan dağ değildi.

Yüzlerine de izi asla silinmeyen bir şamar da atılmıştı.

Kibirli ve küstah benlik/zihniyetleri için bir ilkti iz bırakan bu şamar ve bu nedenle asla unutmadılar.

Geri çekildiler ama ne Mustafa Kemal’i ne kurduğu devleti ne de bu devletin tapusu olan Lozan Anlaşması’nı unuttular, sindirdiler.

Devam edeyim.

Kendi kurdukları sistemi, 2. Dünya Savaşı ile yıkıp, yerine güncellenen çıkarlarına uygun yeni bir düzen kurdular.

İki kutupluluğa dayalı bu düzeni; ahtapotun kolları misali dünyayı sarmalayacak şekilde, finans alanında Dünya Bankası ve IMF (1944), devletlerarası barış alanında BM (1945), eğitim alanında UNESCO (1945), istihbarat alanına CİA (1947), askeri alanda NATO (1949) gibi kurumsal yapılarla pekiştirdiler.

Bu yapıların, insan merkezli söylemiyle boyanmış maskesi ve yerli işbirlikçileri yoluyla yaptığı hibe askeri/ekonomik yardım ve yüksek faizle borçlandırdığı kredilerle, eğitim anlaşmalarıyla (Fulbright Programı) ülkelerin kılcallarına sızıldı ve bir sivrisinek gibi fark ettirmeden kanları/zenginlikleri emildi.

Tabii bu duruma kültürel Emperyalizmin eşlik etmemesi mümkün değildi. Eğitim’de belirledikleri fıtrata aykırı müfredatla süngerleştirdikleri zihinlerin, hurafe yığını haline getirilmiş din, edebiyat, medya, moda, müzik yoluyla uyutulması kolaylaşacaktı.

Öyle de oldu!

Düşünme, sorgulama gibi akli yetenekler hasara uğratılarak amaca uygun formatlama yapıldı. Neticede Batılı/Amerikan yaşam tarzı herkesin hayali oldu.

Emperyalizmin yumuşak(!) yüzüne hayran bırakılan ülkelerin her biri küçük Amerika olmak için yarışa girdi. Millet çoğunluğu için bu sahte hayalin sürdürülmesinde sabahtan geceye devam eden TV programları başat rol oynadı, hala da oynuyor.

Hasan Sabbah’ın haşhaşileri misali toplumun her seviyesindeki eğitim/kültüre uygun dozlar hazırlandı. Kimi siyaset, kimi ideoloji, kimi din, kimi edebiyat, kimi felsefe, kimi kitap, kimi sosyal medya, kimi de TV programları yoluyla şırıngalanıp ahmaklaştırma ve uyutma devam ediyor ki bu halin yansımasını metroda, otobüste çevreden kopuk, hipnoz edilmiş ve büyülenmiş gibi telefonlarını sarmalayan insanlardan anlarsınız!

Arada Kore, Küba, Vietnam, İsrail-Arap, Afganistan ve bazı Afrika ülkelerindeki savaşlar olsa da düzen, 1989’a kadar yumuşak(!) emperyalizm kuralları/maskesi ile sürdürüldü.

Ancak kendi sürdürülebilirliğini sağlayan kutbun bir ucu yani Sovyetler Birliği devreden çıkınca, tasarlayacakları yeni düzene geçişe hizmet edecek bir hasım bulunmalıydı.

Bu hasım bir zulüm düzeni olan emperyalizme alternatif olabilecek İslam idi. Kaldı ki; bu alternatif uzun yıllardır ılımlı İslam ve dinler arası diyalog söylemleriyle, tarikat ve cemaatleri destekle bulandırıldığı için emperyalizm için risk olmaktan çıkarılmıştı.

Türkiye özelinde ise bu iğdiş edilmiş zihniyetlileri, Kur’an’ ı yaşamımıza sokup anlayarak iman sahibi olunmasına vesile olan kendi kurucusuna ve eserine hem de dinin gereği olarak inandırarak düşman ettiler ve ertelenmiş hesabı masaya sürdüler.

Ama yetmezdi.

“Barış, insanlaşma ve uygarlaşma” demek olan (İslam) adına bile tahammül edemeyip, vahşette yarışan, birbirlerini öldüren terörist dinci örgütleri kurup besleyerek işi garantiye almalıydı ve aldı da.

Sonuç ise ortada:

Zalime ses çıkarmayan, çıkarması bir yana destekleyerek, “İblis Emperyalizm”e secde/kulluk ettiğini bile anlamayan bir Müslüman(!) dünyası…

Zihniyet dönüşümü açısından son derece verimli bu ara dönemden sonra kurgu 11 Eylül olayı ile emperyalizm yeni bir safhaya geçerek maskeyi değiştirdi.

Kurup besledikleri terörizmi, dünyayı şekillendirmede gerekçe olarak kullandılar. Artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını söyleyerek, itiraf ettikleri haçlı seferlerini özgürlük ve insan hakları yalanı ile gizlediler.

Demokrasi götürüyoruz sahtekârlığı ile cetvelle çizdikleri Orta Doğu ve Kuzey Afrika devletlerini, kimlik ve mezhep çatışmaları ile mikro parçalara ayırdılar. Binlerce masuma tecavüz edip, işkence ettiler, milyonlarca insanı öldürdüler, zenginliklerin tamamına çöktüler.

Bu da yetmedi. “Bir başka aşamaya, bir başka yüze geçildi” demeyeceğim çünkü bu aşamada artık maskelere ihtiyaç hissetmeden, esas İblis yüzlerini ortaya çıkarmakta sakınca görmediler.

Çünkü hala sağlam durabilen, itaat etmeyen ulus devletler yüzünden, zenginliklerinin temeli olan yer altı kaynaklarına hâkimiyetleri ve bu hâkimiyeti sağlayan/sürdüren rezerv para dolar tehdit altına girmişti.

Çıldırdılar ve aldatıcı maskeleri kaldırıp attılar.

İnsanlık emperyalizmin bu gerçek İblis yüzüyle, İsrail’in Gazze’ye saldırısı ile tanıştı ve aleni bir teste tabi tutuldu. Binlerce kadın, erkek ve insanlığın masumiyetini simgeleyen çocuklar katledildi.

İnsanların, olması gerektiği gibi hayvanlara gösterdiği ilgi/sevginin hayat verecek bir ışıltı kırıntısı bile mazlumlara gösterilmedi.

Sadece söylem ve mitinglerle yetinen ama samimi, zulmü durduracak bir tavır/icraat koyamayan insanlık bu testi kaybetti ve bu tutumuyla zalimi daha da pervasız ve cüretkâr bir hale getirdi.

Ve zulme sessiz kalmanın bedelinin tüm insanlar/ülkelere bulaşacak bir musibete sebep olması evrensel bir kuraldır.

Sanırım Koçi Bey Risalesi’nde geçiyordu;

“Devletler küfür ile ayakta durur ama zulüm ile ayakta durmaz.’’

Çünkü, “Adalet mülkün temelidir. Mülk ise devlettir.”

Milletlerin sessiz teşvikiyle azgınlaşan emperyalizm, Venezuela örneğinde görüleceği üzere, artık tüm yeryüzü/dünya egemenliğini istediklerini, bu uğurda hiçbir kural, hukuk hem de kendi koydukları düzeni tanımayacaklarını ilan ederek oluşturdukları korku ile ülkeleri felç etmiş durumdalar.

Çünkü korku, şiddetten daha etkili olduğu için evrensel ve yerel ölçekte egemenlerin istifade ettiği en etkili yoldur. Türkiye örneğinde görüldüğü gibi.

Bu açıdan ‘’Korku’’ya ve korkudan kurtulma yollarına özel bir yer açmak, ayrı bir konu olarak değinmek gerekir.

Kısaca değinmeye çalıştığımız emperyalizme karşı mücadelede başarıya tek örnek olan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün zihniyeti ile kurduğu devlette, bu iblis düzenini alt ederken referans aldığı Kuran’ın çok iyi anlaşılmasıdır.

Eğer günümüze bir devlet örneği de aranıyorsa, Amerikan küresel imparatorluğunun kalbi olan finans/sanayi organlarına şiddet içermeyen ama gürültüsüz, sessiz ve sarsıcı darbele indiren Çin takip edilebilir.

Artık gelişmeler ve tercihler yani iblis, emperyalizm ve zulüm ya da hakikat, adalet, aklıselim saflaşmasındaki konumlanmalar, insan/insanlığın sonunun nasıl olacağını da belirleyecek.

Ayetin işaret ettiği gibi:

‘Sizden yalnız zulmedenlere münhasır kalmayan felâketten korkunuz.’ (Enfâl, 25)

Dünya insanlığı yaşamsal bir eşikte.

***

(*) Ayrıntılı geniş bilgi için bkz., Sedat ŞENERMEN, İçimizdeki, dışımızdaki, bireysel., yerel. küresel ŞEYTAN., Ulak yay.2019

Yorum Ekle
Gönderilen yorumların küfür, hakaret ve suç unsuru içermemesi gerektiğini okurlarımıza önemle hatırlatırız!
Yorumlar (0)
Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.