Felaketi yaşayan yüzbinlerce insanın deprem yaralarını sarmakla ve bu yıkımı ruhunda hissederek seferber olan milletimizin acılarını hafifletmekle uğraşırken, ülke gündeminin siyaset merkezli olarak nasıl değişti(ril)ğine bakar mısınız?
Afet bölgesindeki insanların, temel insani ihtiyaç eksikliklerinin hala devam ettiği bu süreçte; depremin yerine siyasi/kişisel gelişmelerin öne çıkması, herkesin bununla yatıp kalkması ne akla ne ahlaka ne de vicdana sığıyor…
“Siyaset” deyince hesapsız coşuyoruz ama toplum olarak verdiğimiz resim de tüm netliği ile ortaya çıkıyor.
Hiç kimse ABD’nin, gerçek yüzünü ‘demokrasi, insan hakları’ gibi süslü kavramların arkasına sakladığı gibi ‘halk, millet, millet iradesi’ laflarını kendisine kalkan yapmasın.
Son 3 günde yaşananlar adeta siyasetin filtresi gibi.
Düne kadar birlikte olanların en küçük bir anlaşmazlıkta nasıl kutuplaştığını, bırakın duygusallığı, hamaseti, nasıl içgüdülerle yani ‘alt beyinle’ hareket edip, basın ve sosyal medyada en ağır şekilde birbirlerini suçladıklarına şahit olduk.
Ve bugün hiçbir şey olmamış gibi kucaklaştıklarını da…
Rakiplerin ise bu durumdan haz alıp, keyiflendiklerini ama sonrasında ise üzüldüklerini görmek, siyaset bilimi ve sosyolojinin konusu olacak zenginlikte(!).
Tabii sağduyu ve uzlaşıyı esas alanlar bu değerlendirmenin dışında.
Ama bu ülke süratle aklı ve aydınlanmayı inşa edecek bir yola girmezse, artık iç/dış hasımlarca tespit edilen bilinen tepkilerini tetikleyecek olay ve gelişmeler kurgulanarak bir oyuncak haline getirilecek.
***
Yeri gelmişken, her olayda nerdeyse karakterimiz haline gelen ani tepkiselliğimizle ilgili içgüdü ve alt beyin konusunu, araştırmacı yazar Sedat Şenermen’in, Kalp/Akıl kitabından alıntılarla özetlemeye çalışayım.
Amerikan Ulusal Ruh Sağlığı Enstitüsü’ndeki Beyin ve Davranış Laboratuvarı Başkanı Dr. Paul Maclean, düşünce merkezi beyni, anatomik yapısına bakarak üç katmana ayırdı ve bu durum üçlü beyin teorisi olarak adlandırıldı. Bunlar; alt, orta ve üst beyin.
Varlığını devam ettirme temelindeki içgüdüsel alt beynin işlevlerine, yansımalarına bakacak olursak;
Tehlike odaklıdır, yani varlığına, çıkarına, ikbaline yönelik tehditlere duyarlıdır. Bencildir, bir bölgeyi sahiplenir, başkasını orada istemez. Kendisinin daha önce oraya gelmiş olmasını hak görür.
Gösterişçidir, fark edilmek için abartılı görsel/törensel hareketler yapar.
Herkesin eşit olduğu grupları sevmez ya baş olsun ya da başında biri olsun ister.
Çıkarları için kumpaslar kurar, zorda kalınca yalanlar söyler, ikili oynar aldatır.
Ahlaklı ve iyi olması ilkelerine değil, çıkarlarına endekslidir.
İstediğini elde edemeyince hırçınlaşır, güçlü ise gücünü kullanır.
Körü körüne inanır, yeni şeyler öğrenmediği için düşünceleri pek değişmez, sabit fikirlidir. Hayatı siyah-beyazgörür, insanları dost ya da düşman hatlarına koyar.
Düşünce ve değerlere dayalı olandan çok, kan bağına dayalı yakınlık kurma eğilimi yüksektir.
Bu özelliklerin siyasette, Almanlar tarafından 2 yönlü bir metot olarak kullanıldığı bilinmekte:
1-Sosyal psikoloji araştırmalarına göre bir insanın beynini, alt beyinsel hale getirmenin yollarından biri, onu bir gruba dâhil etmekti. İç bağları sıkı bir grup içinde, kişi ‘’akıl ihalesi’ yoluyla mantığını kullanmaktan vazgeçebiliyordu.
2-Kitleleri korku kültüründe yaşatmaktı. Korkuya dayalı politik propaganda ve baskı ile kitleler, alt beyin seviyesine indirilebiliyor. Bu siyasal stratejiye 3-D deniliyor:
Düşman göster, Dayanışma duygusunu kışkırt, Düşündürme.
Yani sürekli çatışma/kutuplaştırmanın teşvik edilerek, içgüdülerin tetiklenmesi ve düşünmenin/mantığın iptal edilmesi.
***
Daha da sayılacak bu yansımalar, muhtemelen çağrışımlar yapacaktır. Ama bu alt beynin işlevleri, potansiyel olarak doğuştan hepimizde bulunur. Tümünün bir kişi de bulunması gerekmez. Aynı kişi de bir ya da birkaçı etkin olabilmektedir.
Bu açıdan, Montaigne’nin; ‘’Her insanda insanlığın bütün halleri vardır’’ cümlesi üzerinden düşünülmeli.
Mesele hepimizde az ya da çok mevcut olan bu potansiyeli aklıselimle terbiye edip, insanlaşma ve uygarlaşma yolunda mücadele etmek ve bu aziz ülkeyi her şeyi ile mamur hale getirmek.
Bu millet ve bu topraklar sadece ve sadece bunu hak ediyor.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Ümit CAN
İçgüdü mü, akılcı siyaset mi?
Felaketi yaşayan yüzbinlerce insanın deprem yaralarını sarmakla ve bu yıkımı ruhunda hissederek seferber olan milletimizin acılarını hafifletmekle uğraşırken, ülke gündeminin siyaset merkezli olarak nasıl değişti(ril)ğine bakar mısınız?
Afet bölgesindeki insanların, temel insani ihtiyaç eksikliklerinin hala devam ettiği bu süreçte; depremin yerine siyasi/kişisel gelişmelerin öne çıkması, herkesin bununla yatıp kalkması ne akla ne ahlaka ne de vicdana sığıyor…
“Siyaset” deyince hesapsız coşuyoruz ama toplum olarak verdiğimiz resim de tüm netliği ile ortaya çıkıyor.
Hiç kimse ABD’nin, gerçek yüzünü ‘demokrasi, insan hakları’ gibi süslü kavramların arkasına sakladığı gibi ‘halk, millet, millet iradesi’ laflarını kendisine kalkan yapmasın.
Son 3 günde yaşananlar adeta siyasetin filtresi gibi.
Düne kadar birlikte olanların en küçük bir anlaşmazlıkta nasıl kutuplaştığını, bırakın duygusallığı, hamaseti, nasıl içgüdülerle yani ‘alt beyinle’ hareket edip, basın ve sosyal medyada en ağır şekilde birbirlerini suçladıklarına şahit olduk.
Ve bugün hiçbir şey olmamış gibi kucaklaştıklarını da…
Rakiplerin ise bu durumdan haz alıp, keyiflendiklerini ama sonrasında ise üzüldüklerini görmek, siyaset bilimi ve sosyolojinin konusu olacak zenginlikte(!).
Tabii sağduyu ve uzlaşıyı esas alanlar bu değerlendirmenin dışında.
Ama bu ülke süratle aklı ve aydınlanmayı inşa edecek bir yola girmezse, artık iç/dış hasımlarca tespit edilen bilinen tepkilerini tetikleyecek olay ve gelişmeler kurgulanarak bir oyuncak haline getirilecek.
***
Yeri gelmişken, her olayda nerdeyse karakterimiz haline gelen ani tepkiselliğimizle ilgili içgüdü ve alt beyin konusunu, araştırmacı yazar Sedat Şenermen’in, Kalp/Akıl kitabından alıntılarla özetlemeye çalışayım.
Amerikan Ulusal Ruh Sağlığı Enstitüsü’ndeki Beyin ve Davranış Laboratuvarı Başkanı Dr. Paul Maclean, düşünce merkezi beyni, anatomik yapısına bakarak üç katmana ayırdı ve bu durum üçlü beyin teorisi olarak adlandırıldı. Bunlar; alt, orta ve üst beyin.
Varlığını devam ettirme temelindeki içgüdüsel alt beynin işlevlerine, yansımalarına bakacak olursak;
Tehlike odaklıdır, yani varlığına, çıkarına, ikbaline yönelik tehditlere duyarlıdır. Bencildir, bir bölgeyi sahiplenir, başkasını orada istemez. Kendisinin daha önce oraya gelmiş olmasını hak görür.
Gösterişçidir, fark edilmek için abartılı görsel/törensel hareketler yapar.
Herkesin eşit olduğu grupları sevmez ya baş olsun ya da başında biri olsun ister.
Çıkarları için kumpaslar kurar, zorda kalınca yalanlar söyler, ikili oynar aldatır.
Ahlaklı ve iyi olması ilkelerine değil, çıkarlarına endekslidir.
İstediğini elde edemeyince hırçınlaşır, güçlü ise gücünü kullanır.
Körü körüne inanır, yeni şeyler öğrenmediği için düşünceleri pek değişmez, sabit fikirlidir. Hayatı siyah-beyaz görür, insanları dost ya da düşman hatlarına koyar.
Düşünce ve değerlere dayalı olandan çok, kan bağına dayalı yakınlık kurma eğilimi yüksektir.
Bu özelliklerin siyasette, Almanlar tarafından 2 yönlü bir metot olarak kullanıldığı bilinmekte:
1-Sosyal psikoloji araştırmalarına göre bir insanın beynini, alt beyinsel hale getirmenin yollarından biri, onu bir gruba dâhil etmekti. İç bağları sıkı bir grup içinde, kişi ‘’akıl ihalesi’ yoluyla mantığını kullanmaktan vazgeçebiliyordu.
2-Kitleleri korku kültüründe yaşatmaktı. Korkuya dayalı politik propaganda ve baskı ile kitleler, alt beyin seviyesine indirilebiliyor. Bu siyasal stratejiye 3-D deniliyor:
Düşman göster, Dayanışma duygusunu kışkırt, Düşündürme.
Yani sürekli çatışma/kutuplaştırmanın teşvik edilerek, içgüdülerin tetiklenmesi ve düşünmenin/mantığın iptal edilmesi.
***
Daha da sayılacak bu yansımalar, muhtemelen çağrışımlar yapacaktır. Ama bu alt beynin işlevleri, potansiyel olarak doğuştan hepimizde bulunur. Tümünün bir kişi de bulunması gerekmez. Aynı kişi de bir ya da birkaçı etkin olabilmektedir.
Bu açıdan, Montaigne’nin; ‘’Her insanda insanlığın bütün halleri vardır’’ cümlesi üzerinden düşünülmeli.
Mesele hepimizde az ya da çok mevcut olan bu potansiyeli aklıselimle terbiye edip, insanlaşma ve uygarlaşma yolunda mücadele etmek ve bu aziz ülkeyi her şeyi ile mamur hale getirmek.
Bu millet ve bu topraklar sadece ve sadece bunu hak ediyor.