Ülkemizin içinde bulunduğu ortam, artık her alanda yüzleşmeyi kaçınılmaz kılıyor.
Hem de öyle bir yüzleşme olmalı ki, içeriğinde kendisi, geçmişi, inancı, siyaseti, ekonomisi, kültürü ile bu millete ait, bu milleti millet yapan her şey olmalı.
Tabii özellikle aklını felç eden korkuları da olmalı.
Şimdiye kadar yapıldığı gibi, bu yüzleşmenin ertelenmesi, geçiştirilmesi, yapıyor-muş-, ediyor-muş-, çözüyor-muş- kolaycılığı ile atlatılamayacak önemde bir konu bu.
Çünkü Türkiye, gelinen noktada azgınlaşan etnik ve dini bölücülüğün görünürlüğünde en çarpıcı ve ürkütücü zamanları yaşıyor.
Bir tarafta içinden çıktığı millete ve değerlerine tehditler, hakaretler savurarak aleni düşmanlık edenlere karşı sergilenen sessizliğin teşvik ettiğibayrak indirmeye varan hainlikler ile bu milletin Meclis’inde makam sahibi olan ama önceliğine bu ülkeyi değil de Suriye’yi alarak içinden çıktığı ülkeye yabancılaşanların nankörlüğünün eşlik ettiği etnik bölücülük,
Diğer yanda ülkeyi bir ağ gibi saran ve devletin kritik yerlerinde örgütlenen, aleni şekilde gövde gösterisi yapan ve de dinin temel gereği gibi zannedilen tarikatlar.
Hem de aziz İslam’a aykırı sayısız gayri ahlaki davranışlarına, yolsuzluklarına, lider kadrosunun din dışı şaşaalı yaşamlarına, din sömürüsüne dayanan zenginliklerinin paylaşım kavgalarına ve kilisenin günah çıkarma ritüeline benzer tövbe seanslarına rağmen.
Tam da Bakara 104. Ayetinde buyrulan ve sakınılması gerekli bir hal bu.
Bu durum gösteriyor ki hala, Kur’an’da 700’den fazla tekrarlanmasına rağmen ne 15 Temmuz’dan, ne de hendek vahşetinden düşünülüp, ibret alınıyor.
Bu çerçevede siyasilerin, yönetme/istismar kolaylığı sağlaması nedeniyle teşvik edip görünür kıldığı, milletin çoğunluğunun da dinin gereği zannederek kabul edip inandığı ve de inancına temel yaptığı, ‘din içinde din’ haline gelen/getirilen Tasavvuf/tarikatlara devam edeyim.
Çünkü Kur’an; akıl/vahy’i temel alıp öncelerken, tasavvuf/tarikatlar; ilham, keşif, sezgi ve nakli temel alıp, aklı şeytan işi kabul edip, kayıtsız şartsız tasavvuf/tarikat hiyerarşisine itaati emreder.
Bu itaat ’de, ‘’Gassal (itaat edilen)’ın önündeki meyyid (itaat eden)’’ yani ölen kişi yıkayıcının önünde nasılsa öyle olunması gerekliliği şeklinde formüle ederler.
Aklı olmayan bir organizma istenir.
Tarikatların, siyasi ve ekonomik gücünün yansıması olan görünürlüğünün, teşvikinin, etkisinin ve mistik cazibesinin(!), zihinsel kontrol yöntemiyle kitleler üzerinde oluşturduğu cehaletinyasaya, Anayasa’ya aykırı olduğunu ifade etmenin bir faydası olamayacağı hala anlaşılmıyor.
Boşa kürek çekiliyor.
Ancak neyi ifade etiği, akla ve Kur’an’a aykırı içeriklerinin neler olduğunun anlaşılmasıyla bir farkındalık oluşturulabilir.
Yüzleşmek şart.
***
İlahi ve beşerî dinlerin inanç sistemlerine bakıldığında hepsinin mistik bir tarafı vardır. İslam’a nispet edilen bu mistik tarafın adı ‘Tasavvuf ’tur. Tasavvufa dayanan tarikatlar; kısaca tasavvuf ‘un örgütlenmiş biçimidir.
İslam’ın arı duru başlangıcında olmayan tasavvuf/tarikatlar ile şeyh/mürşit-mürit sistemi, hicri 2. yüzyılda oluşmaya başlamış ve o günden bugüne kitabi İslam’la sürtüşme halinde olmuştur.
Çünkü coğrafyasının genişlemesi sonucunda İslam; birçok kültürü etkisi altına alırken ayrıca bu uygarlıklardan da etkilenmiştir. Örneğin; Budizm, Maniheizm, Hint felsefesi, -Yunan düşüncesi, Mısır felsefesi-, Yahudilik ve Eski Türk dinleri, İslam’ın başlangıcında ve Hz. Muhammed’in uygulamalarında olmayan tasavvuf/tarikatların oluşumuna ve içeriğine ciddi oranda etki etmiştir.
Dolayısıyla tasavvuf/tarikatlar, İslâmiyet ile doğrudan doğruya ilişkili bir kurum değildir, “Evrensel Mistisizmin” İslâm ülkelerinde oluşan şeklidir. (*)
Ayrıca bu yapıların ortaya çıkışında o dönemdeki siyasi çalkantıların yol açtığı olumsuzluklardan uzak kalıp, içe kapanmanın, İslami dengeyi bozarak zühd’e (mana) yönelmenin bir emniyet gibi görülmesini sağlayan iklimin de uygun zemin hazırladığını dikkate almak gerek.
Madde ve mana dengesinin, biri lehine bozulduğu bir durum.
Hem de açık ayet emrine rağmen; ‘’Böylece sizi, insanlara şahit ve örnek olmanız için tam ortada bulunan (vasat) bir ümmet kıldık.’’ (Bakara, 143)
Tarikat hiyerarşisi ve bağlı kitlelerin inanma biçimine devam edeceğim.
***
(*) Sedat ŞENERMEN, Türkler neye göre Müslüman oldu., (yayınlanmak üzere olan kitabı)
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Ümit CAN
Yüzleşme!
Ülkemizin içinde bulunduğu ortam, artık her alanda yüzleşmeyi kaçınılmaz kılıyor.
Hem de öyle bir yüzleşme olmalı ki, içeriğinde kendisi, geçmişi, inancı, siyaseti, ekonomisi, kültürü ile bu millete ait, bu milleti millet yapan her şey olmalı.
Tabii özellikle aklını felç eden korkuları da olmalı.
Şimdiye kadar yapıldığı gibi, bu yüzleşmenin ertelenmesi, geçiştirilmesi, yapıyor-muş-, ediyor-muş-, çözüyor-muş- kolaycılığı ile atlatılamayacak önemde bir konu bu.
Çünkü Türkiye, gelinen noktada azgınlaşan etnik ve dini bölücülüğün görünürlüğünde en çarpıcı ve ürkütücü zamanları yaşıyor.
Bir tarafta içinden çıktığı millete ve değerlerine tehditler, hakaretler savurarak aleni düşmanlık edenlere karşı sergilenen sessizliğin teşvik ettiği bayrak indirmeye varan hainlikler ile bu milletin Meclis’inde makam sahibi olan ama önceliğine bu ülkeyi değil de Suriye’yi alarak içinden çıktığı ülkeye yabancılaşanların nankörlüğünün eşlik ettiği etnik bölücülük,
Diğer yanda ülkeyi bir ağ gibi saran ve devletin kritik yerlerinde örgütlenen, aleni şekilde gövde gösterisi yapan ve de dinin temel gereği gibi zannedilen tarikatlar.
Hem de aziz İslam’a aykırı sayısız gayri ahlaki davranışlarına, yolsuzluklarına, lider kadrosunun din dışı şaşaalı yaşamlarına, din sömürüsüne dayanan zenginliklerinin paylaşım kavgalarına ve kilisenin günah çıkarma ritüeline benzer tövbe seanslarına rağmen.
Tam da Bakara 104. Ayetinde buyrulan ve sakınılması gerekli bir hal bu.
Bu durum gösteriyor ki hala, Kur’an’da 700’den fazla tekrarlanmasına rağmen ne 15 Temmuz’dan, ne de hendek vahşetinden düşünülüp, ibret alınıyor.
Bu çerçevede siyasilerin, yönetme/istismar kolaylığı sağlaması nedeniyle teşvik edip görünür kıldığı, milletin çoğunluğunun da dinin gereği zannederek kabul edip inandığı ve de inancına temel yaptığı, ‘din içinde din’ haline gelen/getirilen Tasavvuf/tarikatlara devam edeyim.
Çünkü Kur’an; akıl/vahy’i temel alıp öncelerken, tasavvuf/tarikatlar; ilham, keşif, sezgi ve nakli temel alıp, aklı şeytan işi kabul edip, kayıtsız şartsız tasavvuf/tarikat hiyerarşisine itaati emreder.
Bu itaat ’de, ‘’Gassal (itaat edilen)’ın önündeki meyyid (itaat eden)’’ yani ölen kişi yıkayıcının önünde nasılsa öyle olunması gerekliliği şeklinde formüle ederler.
Aklı olmayan bir organizma istenir.
Tarikatların, siyasi ve ekonomik gücünün yansıması olan görünürlüğünün, teşvikinin, etkisinin ve mistik cazibesinin(!), zihinsel kontrol yöntemiyle kitleler üzerinde oluşturduğu cehaletin yasaya, Anayasa’ya aykırı olduğunu ifade etmenin bir faydası olamayacağı hala anlaşılmıyor.
Boşa kürek çekiliyor.
Ancak neyi ifade etiği, akla ve Kur’an’a aykırı içeriklerinin neler olduğunun anlaşılmasıyla bir farkındalık oluşturulabilir.
Yüzleşmek şart.
***
İlahi ve beşerî dinlerin inanç sistemlerine bakıldığında hepsinin mistik bir tarafı vardır. İslam’a nispet edilen bu mistik tarafın adı ‘Tasavvuf ’tur. Tasavvufa dayanan tarikatlar; kısaca tasavvuf ‘un örgütlenmiş biçimidir.
İslam’ın arı duru başlangıcında olmayan tasavvuf/tarikatlar ile şeyh/mürşit-mürit sistemi, hicri 2. yüzyılda oluşmaya başlamış ve o günden bugüne kitabi İslam’la sürtüşme halinde olmuştur.
Çünkü coğrafyasının genişlemesi sonucunda İslam; birçok kültürü etkisi altına alırken ayrıca bu uygarlıklardan da etkilenmiştir. Örneğin; Budizm, Maniheizm, Hint felsefesi, -Yunan düşüncesi, Mısır felsefesi-, Yahudilik ve Eski Türk dinleri, İslam’ın başlangıcında ve Hz. Muhammed’in uygulamalarında olmayan tasavvuf/tarikatların oluşumuna ve içeriğine ciddi oranda etki etmiştir.
Dolayısıyla tasavvuf/tarikatlar, İslâmiyet ile doğrudan doğruya ilişkili bir kurum değildir, “Evrensel Mistisizmin” İslâm ülkelerinde oluşan şeklidir. (*)
Ayrıca bu yapıların ortaya çıkışında o dönemdeki siyasi çalkantıların yol açtığı olumsuzluklardan uzak kalıp, içe kapanmanın, İslami dengeyi bozarak zühd’e (mana) yönelmenin bir emniyet gibi görülmesini sağlayan iklimin de uygun zemin hazırladığını dikkate almak gerek.
Madde ve mana dengesinin, biri lehine bozulduğu bir durum.
Hem de açık ayet emrine rağmen; ‘’Böylece sizi, insanlara şahit ve örnek olmanız için tam ortada bulunan (vasat) bir ümmet kıldık.’’ (Bakara, 143)
Tarikat hiyerarşisi ve bağlı kitlelerin inanma biçimine devam edeceğim.
***
(*) Sedat ŞENERMEN, Türkler neye göre Müslüman oldu., (yayınlanmak üzere olan kitabı)