SON DAKİKA
Hava Durumu

#Kayıhan Pala

Söz Bursa - Kayıhan Pala haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Kayıhan Pala haber sayfasında canlı gelişmelerle ulaşabilirsiniz.

Kayıhan Pala: Şap salgını kontrol altına alınamadı Haber

Kayıhan Pala: Şap salgını kontrol altına alınamadı

Cumhuriyet Halk Partisi Sağlık Politika Kurulu Başkanı ve Bursa Milletvekili Prof. Dr. Kayıhan Pala, 2025 yılı Mayıs ayından bu yana ülke genelinde yayılımını sürdüren şap hastalığının kontrol altına alınamamasına ve kamuoyunda “deli dana” olarak bilinen “Bovine Spongiform Encephalopathy” (BSE) hastalığına ilişkin iddialara yönelik olarak Tarım ve Orman Bakanlığı’na 19 Kasım 2025 tarihinde bir soru önergesi iletti. Prof. Dr. Pala, Bakanlığın iletilen soru önergesine anayasal sürenin dolmasının üzerinden üç ay geçtikten sonra yanıt verdiğini, verilen yanıtta ise ilgili hastalıklara dair önemli verilerin yer almadığını belirtti. Konuya ilişkin Pala, “Aylarca devam eden şap salgınının kontrol altına alınamaması nedeniyle bazı bölgelerde önemli ölçüde küçükbaş hayvan kayıpları yaşanmış, üreticiler de ciddi ekonomik baskıyla karşı karşıya bırakılmıştır. Bakanlığın izleme, karantina ve telafi mekanizmalarının kâğıt üzerinde kaldığı açıktır. İletilen soru önergesine verilen yanıt, mevcut uygulamalarda ciddi eksiklikler olduğunu doğrularken, salgınların halk sağlığı ve ekonomi üzerindeki etkisini kamuoyundan gizlemektedir” açıklamasında bulundu. “Kısıtlama kararı Kurban Bayramı sonrası alınmış, hastalığın tüm ülkeye yayılmasına izin verilmiştir!” Prof. Dr. Pala, Tarım ve Orman Bakanlığı’nın şap hastalığına karşı aldığı önlemlere ilişkin yanıtlarını şu sözlerle eleştirdi: “Bakanlık verdiği yanıtta, geçen yıl Mayıs ayındaki hızlı artışın ardından hayvan hareketlerini kısıtlamaya yönelik kararı ancak 30 Haziran 2025 tarihinde alabildiğini doğrulamıştır. Bu durum, hızla hayata geçirilmesi gereken bu uygulamaların geçen yıl kurban bayramı sonrasına bırakıldığını ve bu nedenle salgının ülkenin her yanına yayılmasına izin verildiğini göstermektedir. Bakanlık yanıtında yürüttüğü aşılama kampanyasını bir gurur tablosu olarak sunmaya çalışsa da aşılamanın tedavi edici değil koruyucu bir uygulama olduğu ve geç alınan bir kısıtlama kararının ardından tek başına yeterli etkiyi sağlamayacağı bilinmektedir. Öte yandan Bakanlık, hangi illerde ve kaç hayvanda şap hastalığı tespit edildiğine dair soruları yanıtsız bırakmış, kontrol altına alamadığı salgının gerçek etkisini kamuoyundan gizlemiştir.” “BSE iddiaları açıklığa kavuşturulmalıdır; Bakanlık derhal bilgi vermeli!” Prof.Pala, soru önergesinde yer verdiği bir diğer ciddi halk sağlığı tehdidine yönelik hiçbir açıklama yapılmadığını belirtti. Halk arasında “deli dana” olarak adlandırılan “Bovine Spongiform Encephalopathy” (BSE) hastalığının Ankara ve Bolu’da iki yurttaşta kısa aralıklarla tespit edildiğinin haberlere yansıdığını ifade eden Pala, bu vakaların hayvansal üretimden tüketime uzanan denetim zincirinde ciddi endişeleri ortaya koyduğunu söyledi. Pala, “İnsandan insana bulaşmayan bu hastalık, çoğunlukla denetimsiz hayvansal ürünler yoluyla insanlara bulaşmaktadır. Hayvan besleme politikalarından ithalat ve kesim süreçlerine kadar arz zincirindeki ana sorumluluk Tarım ve Orman Bakanlığı’na aittir. Ekim ayından bu yana kamuoyunda derin endişe yaratan bu durum hakkında net bir açıklama yapılmamış olması, BSE hastalığının kamusal denetimden fiilen çıktığını göstermektedir. Aynı şekilde Bakanlık, bu hastalığın önlenmesine yönelik hangi çalışmaların yapıldığına ve son dönemde hangi düzeyde tespit edildiğine dair soruları da yanıtsız bırakmıştır” ifadelerini kullandı. Açıklamasının sonunda Pala, Bakanlığı şeffaflığa, hesap vermeye ve bilimsel temelli hayvan sağlığı politikalarını derhal hayata geçirmeye çağırdı: “Veteriner hekimlerin çağrıları dikkate alınmadan zoonozlarla etkili bir mücadele yürütmek mümkün değildir. İnsan, hayvan ve çevre sağlığını bir bütün olarak ele alan ‘Tek Sağlık’ anlayışı benimsenmeli, bu doğrultuda veteriner hekimler hazırlanan halk sağlığı programlarında daha etkin biçimde görevlendirilmelidir. Ayrıca zoonozlarla mücadelede izlem kapasitesi güçlendirilmeli ve Bakanlık, mevcut yönetim zafiyetlerinin hesabını kamuoyuna derhal vermelidir.”

Kayıhan Pala’dan Bakanlığa sert eleştiri: "Bursa 112 kan ağlıyor!" Haber

Kayıhan Pala’dan Bakanlığa sert eleştiri: "Bursa 112 kan ağlıyor!"

Cumhuriyet Halk Partisi Sağlık Politika Kurulu Başkanı ve Bursa Milletvekili Prof. Dr. Kayıhan Pala, Bursa’da 112 Acil Sağlık hizmetlerinde görev yapan sağlık çalışanlarından son dönemde acil sağlık hizmetlerinin altyapısı, çalışma koşulları ve idari uygulamalara yönelik çok sayıda şikâyet aldığını belirterek, 26 Ocak 2026 tarihinde Sağlık Bakanlığı’na bir soru önergesi iletti. Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu, kendisine iletilen soru önergesine Anayasa’nın 98. maddesi uyarınca öngörülen on beş günlük yasal süre dolmasına rağmen yanıt veremedi. Konuya ilişkin Pala, “Bursa’da acil sağlık hizmet altyapısının yetersiz kaldığı uzun zamandır bilinmektedir. Sağlık İstatistikleri Yıllığı verilerine göre 2024 yılında Türkiye genelinde ambulans başına düşen nüfus 15 bin 124 iken, Bursa’da bu sayı 22 bin 490’dır. Yıllığa göre ilde 144 ambulans bulunmaktadır; yapılan şikâyetler ise bu araçların önemli bir kısmının kazalı veya arızalı olarak yetkili servis otoparklarında bekletildiğini göstermektedir. Bakanlık, Bursa’da kaç adet faal acil yardım ambulansı bulunduğuna yönelik soruları yanıtlamayarak karşılaşılan ağır tabloyu kamuoyundan gizlemektedir” dedi. Prof. Dr. Pala, Bursa’daki Acil Sağlık Hizmetleri İstasyonu (ASHİ) sayısının da yetersiz kaldığını ve bu durumun bazı bölgelerde hizmete erişimi doğrudan kısıtladığını ifade etti. “Bursa’da ASHİ başına düşen nüfus da aynı şekilde ülke ortalamasının çok üzerindedir. Bunun ötesinde, bazı bölgelerde yapımı ve Personel Dağıtım Cetveli tamamlanmış ASHİ’lerin bir türlü faaliyete geçirilmediği, bu sebeple o bölgelerde yaşayan yurttaşların hizmete ulaşmakta zorluklar yaşadığı ifade edilmektedir. Bakanlık, acil sağlık hizmetlerine erişimde böylesi bir eşitsizliğin neden yaşandığını ve sorunun çözümüne yönelik nasıl bir çalışması olduğunu açıklayamamaktadır. Bursa iyi bir 112 acil hizmeti yapılanmasını hak ediyor” dedi. “Bursa’da 112 acil hizmetlerindeki açık, çalışanların ve hastaların güvenliğini tehdit ediyor!” Prof. Dr. Pala, “Bursa’da acil sağlık personeli çok uzun saatler çalışmaya mecbur bırakılmaktadır. Acil sağlık hizmetleri gibi hızlı kararların alındığı ve müdahalelerin hayati rol oynadığı alanlarda, mevzuatın öngördüğü izin süreleri tanınmadan uzun saatler boyunca çalıştırılmak, yalnızca çalışan memnuniyeti açısından değil, hasta güvenliği açısından da kritik önem taşımaktadır. Ayrıca, gerekli beceri, deneyim ve fiziki yeterliliği bulunmayan personelin zorunlu olarak sürücülüğe yönlendirildiği de iddialar arasında yer almaktadır. Özel beceri ve eğitim gerektiren ambulans sürücülüğü alanında, bu yeterlilikler bulunmadan sağlık personeline böyle bir görevin zorunlu olarak dayatılması, sağlık çalışanlarını ve hastaları riske atabilir” eleştirisinde bulundu. Açıklamasının sonunda Pala, Bakanlığı Bursa’da 112 Acil Sağlık hizmetleri personelinin şikâyetlerini değerlendirmeye ve mevcut durumu şeffaf bir şekilde kamuoyuyla paylaşmaya çağırdı: “Hayati öneme sahip acil sağlık hizmetlerinin en nitelikli şekilde sürdürülebilmesi için Bakanlığın sağlık personelinin çağrılarına kulak vermesi zorunludur. Aksi takdirde acil hastalar ve sağlık çalışanları zarar görebilir.”

Kayıhan Pala’dan SGK verilerine tepki: İş cinayetleri gizleniyor Haber

Kayıhan Pala’dan SGK verilerine tepki: İş cinayetleri gizleniyor

Cumhuriyet Halk Partisi Sağlık Politika Kurulu Başkanı ve Bursa Milletvekili Prof. Dr. Kayıhan Pala, iş kazası ve meslek hastalığı kaynaklı ölümlere ilişkin resmî istatistiklerde dikkat çekici bir çelişkiyi gündeme taşıdı. Pala, basında yer alan “İş cinayetleri bilinenin iki katı” başlıklı haberin, Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) istatistiklerinde kamuoyuna açıklanan “iş kazası sonucu ölüm” sayılarının, “İş Kazası ve Meslek Hastalığı Sonucu Bağlanan Ölüm Geliri Sayısı” verisinden çok daha düşük olduğunu ortaya koyduğunu belirtti. Milletvekili Pala, “Kamuoyuna yansıyan bu bilgiler, iş kazası sonucu meydana gelen ölümlerin önemli bir bölümünün kayıtlara yansımadığını göstermektedir” açıklamasında bulunurken, gerçek ölüm verilerinin gizli kalması halinde çalışan sağlığı ve güvenliği politikalarının sonuçlarının tartışılamayacağını vurguladı. Milletvekili Pala, SGK verilerindeki çelişkinin nedenine, veri kayıt yöntemine ve veri sistemindeki şeffaflığı artırmaya yönelik çalışmalara dair bilgi talep ederek Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na bir soru önergesi iletti. Buna karşın, Bakan Vedat Işıkhan, kendisine 20 Kasım 2025 tarihinde iletilen soru önergesine halen yanıt veremedi. “İş cinayetlerine çözüm üretmek yerine, veri kapsamı sınırlı tutularak tablo hafifletilmeye çalışılıyor!” Konuya ilişkin Pala, “SGK istatistiklerinde iş kazası ve meslek hastalığı sonucunda yaşanan ölümlere yönelik iki ayrı veri görülmektedir. Anlık bildirimlere dayalı verilere göre 2005-2024 yılları arasında 27 bin 695 işçinin iş kazası ve meslek hastalığı nedeniyle hayatını kaybettiği kaydedilirken, aynı nedenlerle gelir bağlanan dosya sayısı 52 bin 455’tir. İki veri arasında görülen bu ciddi farkı yalnızca kayıt yöntemindeki farklılıkla açıklamak mümkün değildir. Öyle ki SGK istatistiklerine göre 2012-2024 yılları arasında iş kazası ve meslek hastalığı sonucu hayatını kaybeden işçi sayısı 18 bin 753 iken, İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) Meclisi raporlarında aynı dönemde hayatını kaybeden işçi sayısı 23 bin 633’tür. Bakanlık, kendisine iletilen soru önergesini yanıtlamayarak, AKP iktidarında ciddi bir halk sağlığı sorunu haline gelen iş cinayetlerindeki gerçek tabloyu kamuoyundan gizlemektedir. Bakanlığın bu tutumu, sorunun kök nedenlerine çözüm üretmek yerine veri kapsamını sınırlı tutarak tablonun hafifletilmeye çalışıldığını göstermektedir” eleştirisinde bulundu. “Şeffaf ve hesap verebilir bir yönetim anlayışı benimsenmeden, iş cinayetlerinin önüne geçmek mümkün değildir!” Açıklamalarının sonunda Pala, iş kazası ve meslek hastalığına bağlı ölümlerin takibinde şeffaflığın artırılması ve bu noktada hızla bir eylem planı geliştirilmesi gerektiğini vurguladı. Konuya ilişkin, “Şeffaf, kapsayıcı ve hesap verebilir bir yönetim anlayışı benimsenmeden, ülkemizde bir utanç tablosu haline gelmiş iş cinayetlerinin önüne geçmek mümkün değildir. Bakanlık, iş kazası ve meslek hastalıklarına bağlı ölümleri doğru bir şekilde tespit edebilmek için meslek örgütleri, sendikalar ve İSİG Meclisi gibi kuruluşlar ile iş birliği içerisinde olmalı, gelir bağlanan dosya sayısına göre verilerini güncellemelidir. Benzer sorunlarla gelecekte karşılaşılmaması adına, iş kazası ve meslek hastalığı verilerinin şeffaf biçimde kamuoyuyla paylaşılacağı bir veri sistemi ve raporlama düzeni kurulmalıdır” dedi.

Nilüfer Çayı değil zehir kanalı: Kanser riski 100 kat arttı! Haber

Nilüfer Çayı değil zehir kanalı: Kanser riski 100 kat arttı!

Cumhuriyet Halk Partisi Sağlık Politika Kurulu Başkanı ve Bursa Milletvekili Prof. Dr. Kayıhan Pala, Nilüfer Çayında yıllardır süren kirliliğin son dönemde daha da yoğunlaştığını, bunun yalnızca çevresel bir tahribat değil, doğrudan halk sağlığını tehdit eden bir kriz haline geldiğini belirtti. Pala, “Nilüfer Çayı yalnızca Bursa’nın değil, tüm Marmara Havzası’nın en önemli can damarlarından biridir. Bir zamanlar zengin bir doğal hayatı besleyen bu kaynağı artık akarsu olarak nitelendirmek mümkün değildir. Nilüfer Çayı, kontrolsüz sanayi faaliyetleri ve çarpık kentleşme sonucunda maalesef tam anlamıyla bir atık su kanalına dönüştürülmüştür” dedi. “Nilüfer Çayı Temiz Aksın” kampanyası kapsamında yürütülen çalışmaların, oluşan çevresel etkiyi ve alınması gereken önlemleri net bir biçimde ortaya koyduğunu ifade eden Pala, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığının bu konuda etkili bir eylem yürütmediğini belirtti. Konuya ilişkin Pala, “Bursa’da kapsamlı bir iş birliği içinde yıllardır yürütülen “Nilüfer Çayı Temiz Aksın” kampanyası, Nilüfer Çayı’nın bölge ekosistemi ve halk sağlığı için kritik rolünü net bir biçimde gösteriyor. Bursa’nın yaz kış denize akan akarsuyu olma özelliğini taşıyan Nilüfer Çayındaki yoğun kirlilik, yıl boyunca Marmara Denizi’ne akmaya devam ediyor. Marmara Denizi’nde belli dönemlerde yoğunlukla görülen müsilajın temel nedenlerinden biri de Nilüfer Çayı’ndaki kirliliktir. Son on yılda biriken bu kirlilik, Nilüfer’in zengin doğasını maalesef yok etmiştir” açıklamasında bulundu. “Kirliliğin yarattığı kanser riski bilinirken, Bakanlık çağrılara kulak vermeli, eylem planını derhal hayata geçirmelidir!” Prof. Dr. Pala, Nilüfer Çayı’nda yaşanan kirliliğin çevre sağlığı üzerindeki yıkıcı etkisinin yanı sıra ciddi bir halk sağlığı tehdidine dönüştüğünü vurguladı: “2023 yılında yayımlanan bir çalışmada Nilüfer Çayı’nda kanserojen etkisi bilinen polisiklik aromatik hidrokarbon (PAH) düzeyinin sınır eşiğinin çok üzerine çıktığı gösterilmiştir. Çayın doğduğu Keles’teki ölçümlerle karşılaştırıldığında sudaki PAH konsantrasyonu Hasanağa’ya kadar 51, Geçit’e kadar 94 ve Karacabey’e kadar 100 kat artmaktadır. Bu vahim tablo karşısında Çevre ve Şehircilik Bakanı, geçtiğimiz yıl şubat ayında verdiğimiz soru önergesinde Nilüfer Çayı’nda PAH ve benzeri insan sağlığını ciddi biçimde tehdit eden maddelerin ne düzeyde saptandığına ilişkin soruların hiçbirini yanıtlayamamıştır.” Pala, açıklamasını şu sözlerle tamamladı: “Yürütülen kampanya ve çalışmalar Nilüfer Çayı’nda yaşanan bu kirliliğin derhal önlenmesi gerektiğini defalarca ortaya koymuştur. Bu çerçevede bilim insanları, akademik odalar, sivil toplum kuruluşları, yerel yönetimler ve toplum katılımıyla kapsamlı bir acil eylem planının hazırlanması ve somut hedeflerle hayata geçirilmesi zorunludur. Buna rağmen Bakanlık bu konuda herhangi bir açıklama yapmamış, yaşanan çevre yıkımı karşısında, insan sağlığını hiçe sayarak sessiz kalan tutumunu bir kez daha kamuoyuna göstermiştir.”

Kayıhan Pala’dan bakanlığa: Yabancı hasta borcu ne oldu? Haber

Kayıhan Pala’dan bakanlığa: Yabancı hasta borcu ne oldu?

Cumhuriyet Halk Partisi Sağlık Politikaları Kurulu Başkanı ve Bursa Milletvekili Prof. Dr. Kayıhan Pala, Sayıştay Başkanlığı’nın 2023 yılı Sağlık Bakanlığı Denetim Raporu’nda yer alan bir bulguya dikkat çekerek Sağlık Bakanlığı’na kapsamlı bir soru önergesi verdi. Milletvekili Pala, Sayıştay’ın yabancı uyruklu hastalara 2022 yılında sunulan sağlık hizmetlerinden doğan 214,6 milyon TL tutarındaki alacağın tahsil edilemediğini tespit ettiğini, bu alacağın büyük ölçüde kamu hastanelerinde hasta kimlik, iletişim ve adres bilgilerinin eksik kaydedilmesi nedeniyle tahsil edilemediğini bildirdi. Konuya ilişkin Pala, “Ülkemizde sağlık hizmeti sunulan yabancı uyruklu hastaların kayıt, faturalama ve tahsilat süreçlerinde ciddi yapısal zafiyetler bulunduğu açıktır. Yabancılara sunulan sağlık hizmeti bedellerinin tahsil edilmemesi, yabancı hastalara yönelik sağlık harcamalarının fiilen vatandaşların vergileriyle karşılanmasına yol açmaktadır. Mevcut sağlık sisteminde Genel Sağlık Sigortası prim borcu olan vatandaşların ilaç ücretleri bile karşılanmazken, kamu kaynaklarının böylesi zafiyetlerin üstünü örtmek için kullanılması kabul edilemez” eleştirisinde bulundu. Milletvekili Pala, soru önergesinde yabancı uyruklu hastalara sunulan hizmetlerin güncel boyutuna, borç durumuna ve sağlık güvencesi olmayan hastalardan alacakların eksiksiz tahsil edilebilmesi için yürütülen çalışmalara ilişkin ayrıntılı bilgi talep etti. Buna karşın, Bakan Kemal Memişoğlu kendisine 21 Ekim 2025 tarihinde iletilen soru önergesine, Anayasa’nın 98. maddesi uyarınca öngörülen on beş günlük yasal süre dolmasına rağmen yanıt veremedi. “Kamu kaynakları güvence altına alınmalı, ülkeye giren yabancı uyruklu kişilerde seyahat sağlık sigortası aranmalıdır!” Milletvekili Pala, ayrıca yabancı uyruklu kişilerin ülkeye girişlerinde seyahat sağlık güvencesi aranmasının önemini vurgulayarak Bakanlığa bu konuda yürütülen bir mevzuat çalışması olup olmadığını sordu. “Avrupa ülkelerinin büyük bir çoğunluğu turistlerin seyahatleri öncesinde seyahat sağlık sigortası yaptırmalarını zorunlu tutmaktadır. Bunun nedeni, bu ülkelerin sağlık sistemlerinde benzer bir alacak riskinin doğrudan kamu kaynakları üzerinde yaratacağı riskin bilinmesidir. İlgili Sayıştay raporu da alacağın kamu hastanelerinde oluştuğunu belirtmektedir. Böylesi bir sorunun tespit edilmesinin üzerinden iki yılı aşkın süre geçmişken, bu alanda gerekli çalışmaların yapılması ve önlemlerin kamuoyuna duyurulması çoktan gerekirdi” açıklamasında bulundu.

60 günde yapılan hastane sular altında: Prof. Dr. Kayıhan Pala yapısal sorunlara dikkat çekti Haber

60 günde yapılan hastane sular altında: Prof. Dr. Kayıhan Pala yapısal sorunlara dikkat çekti

“Tasarım, uygulama ve denetim süreçlerinde sistematik eksiklikler var; yaşanan durum bir altyapı arızası değil, sağlık sistemi hatasıdır.” Cumhuriyet Halk Partisi Sağlık Politika Kurulu Başkanı ve Bursa Milletvekili Prof. Dr. Kayıhan Pala, Hatay’da yoğun yağışın ardından Defne Devlet Hastanesi’nin su baskını nedeniyle hizmet dışı kalmasına ilişkin değerlendirmesinde, olayın yalnızca meteorolojik koşullarla açıklanamayacağını, ortaya çıkan tablonun Sağlık Bakanlığı tarafından inşa ettirilen sağlık yapılarında tasarım, uygulama ve denetim süreçlerine dair ciddi bir yapısal soruna işaret ettiğini belirtti. Konuya ilişkin Pala, “CHP Sağlık Politika Kurulu Yapı Grubu tarafından hazırlanan rapor, yağış sonrasında Defne Devlet Hastanesinin hizmet dışı kalmasına ilişkin kök nedenleri açık olarak ortaya koymaktadır. Deprem sonrası sağlık hizmetlerini yeniden tesis etmek amacıyla yaklaşık 60 gün gibi kısa bir sürede tamamlanarak hizmete açılan bir Devlet Hastanesinin, en kritik anda devre dışı kalması kabul edilemez bir durumdur” açıklamasında bulundu. Hatay’da yaşanan yoğun yağışın ardından Defne Devlet Hastanesi’nin su baskını nedeniyle hizmet dışı kalması, ilk bakışta doğal bir afetin sonucu gibi sunulsa da ortaya çıkan tablo çok daha derin bir yapısal soruna işaret etmektedir. Basına yansıyan bilgilere göre, 27 Mart 2026 tarihinde başlayan süreçte hastane hizmet veremez hale gelmiş; acil servis dahil olmak üzere birçok birim kapatılmış ve hastalar çevre hastanelere sevk edilmiştir. Bu durum, bir sağlık yapısının en kritik anında devre dışı kalmasının yalnızca meteorolojik koşullarla açıklanamayacağını açıkça göstermektedir. Hatay’da deprem sonrası sağlık hizmetlerinin yeniden tesis edilmesi amacıyla inşa edilen Defne Devlet Hastanesi, yaklaşık 60 gün gibi son derece kısa bir sürede tamamlanarak hizmete açılmıştır. Bu süreç, kamuoyuna “hızlı yapım başarısı” olarak sunulmuş, süre üzerinden bir performans göstergesi oluşturulmuştur. Ancak mühendislik açısından temel gerçek şudur: Bir hastanenin ne kadar hızlı yapıldığı değil ne kadar doğru yapıldığı önemlidir. Son yıllarda yaygınlaşan “süre odaklı” yaklaşım, özellikle kamu yapılarında kaliteyi, mühendislik süreçlerini ve denetimi ikinci plana itmektedir. Bu yaklaşım, özellikle afet sonrası acil üretim baskısı altında, projelendirme ve denetim süreçlerinin sağlıklı yürütülmesini zorlaştırmaktadır. Altyapı Kapasitesi ve Yağmur Suyu Yönetimi Haber içeriklerinde yer alan en önemli bulgulardan biri, yağmur suyu ile kanalizasyon sisteminin taşarak hastane içine girmesidir. Bu durum iki temel teknik soruna işaret eder: Yağmur suyu drenaj sisteminin yetersiz kapasitede tasarlanmış olması,Kanalizasyon ve yağmur suyu hatlarının birbirini etkileyecek şekilde kurgulanması. Oysa hastane gibi kritik yapılarda, yağış rejimi analizine dayalı olarak belirli tekerrür periyotlarına (örneğin 50 yıl, 100 yıl yağış senaryoları) göre belirlenen maksimum debi senaryoları üzerinden tasarım yapılması esastır. Bu tür bir taşkın ya hesap hatasını ya da tasarım kriterlerinin yeterince dikkate alınmadığını düşündürmektedir. Kritik Mahallerin Korunamaması Basına yansıyan görüntülerde yoğun bakım, acil servis ve ameliyathane gibi kritik alanların su baskınından etkilendiği görülmektedir. Bu durum, hastane tasarımında temel bir prensip olan “fonksiyonel zonlama”nın yeterince uygulanmadığını göstermektedir. Uluslararası sağlık yapıları tasarım kriterlerine göre: Kritik birimler su basma riski olan kotlarda konumlandırılmaz, Bu alanlar için ek su yalıtımı ve drenaj önlemleri alınır, Gerekirse bu mahaller üst kotlara yerleştirilir. Bu bağlamda yaşanan durum, yalnızca bir uygulama hatası değil, tasarım yaklaşımındaki eksikliktir. Acil Servis Fonksiyonunun Kaybı ve Geçici Çözümler Su baskını sonucunda acil servisin kullanılamaz hale gelmesi üzerine, hastane içinde geçici düzenlemelere gidildiği anlaşılmaktadır. Buna göre: Dahiliye servisi içerisinde bir oda geçici resüsitasyon alanı olarak tanımlanmış, Hastane girişinde yer alan hasta kabul bölümü “sarı alan” olarak yeniden düzenlenmiştir. Bu tür geçici çözümler, afet anında hizmetin tamamen durmaması açısından kısa vadeli bir refleks olarak değerlendirilebilir. Ancak bu düzenlemeler, acil sağlık hizmetinin standartlara uygun şekilde sürdürülemediğini açıkça göstermektedir. Acil servisler; triyaj, resüsitasyon, müdahale ve gözlem alanlarının birbirinden ayrıldığı, kontrollü akışın sağlandığı ve enfeksiyon risklerinin minimize edildiği özel olarak tasarlanmış birimlerdir. Bu fonksiyonların farklı mekânlara dağıtılması:hasta akışının kontrolünü zorlaştırmakta,müdahale sürelerini uzatmakta,enfeksiyon ve kontaminasyon riskini artırmaktadır. Dolayısıyla burada ortaya çıkan durum, yalnızca mekânsal bir yer değişikliği değil, acil sağlık hizmetinin bütüncül işleyişinin bozulması anlamına gelmektedir ve hasta güvenliği açısından ciddi riskler doğurmaktadır. Sonradan Fonksiyon Değişikliği ve Kontaminasyon Riski Öte yandan, hastanenin ilk kurulum aşamasında boş koridor olarak planlanan bir alanın sonradan eczane olarak düzenlendiği; söz konusu alanın rögar çıkışına yakın konumda bulunması nedeniyle taşkından doğrudan etkilendiği tespit edilmiştir. Bu durum, proje disiplininin sonradan müdahalelerle bozulduğunu göstermektedir. Fonksiyon değişiklikleri, altyapı ve risk analizleri yapılmadan gerçekleştirilemez. Lağım sularının taşması sonucu eczane içerisinde bulunan tüm tıbbi malzemelerin kontamine olması ve kullanılamaz hale gelmesi, bu hatanın doğrudan sonucudur. Hastane eczaneleri: kontrollü hijyen koşullarına sahip, kontaminasyona karşı korunaklı, kritik stokların güvenli şekilde muhafaza edildiği alanlar olmak zorundadır. Rögar hattına yakın ve taşkın riski bulunan bir alanın bu amaçla kullanılması, yalnızca bir planlama hatası değil, öngörülebilir bir riskin göz ardı edilmesi anlamına gelmektedir. Çatı ve Üst Yapı Drenaj Problemleri Haberlerde çatıdan su sızıntıları ve yer yer çökmeler yaşandığı da ifade edilmektedir. Bu durum: Yağmur suyu iniş sistemlerinin yetersizliği, Çatı drenaj kapasitesinin doğru hesaplanmaması ve Taşıyıcı sistem ile mekanik sistem koordinasyonunun zayıf olması gibi olasılıkları gündeme getirmektedir. Hijyen ve Biyolojik Risk En kritik bulgulardan biri ise, yağmur suyu ile kanalizasyon suyunun karışarak hastane içine girmesidir. Bu durum yalnızca fiziksel bir hasar değil, doğrudan ciddi bir sağlık riski anlamına gelmektedir. Hastane ortamlarında: Temiz ve kirli su sistemlerinin kesin ayrımı zorunludur, Kanalizasyon kaynaklı taşkınlar “biyolojik kontaminasyon” olarak değerlendirilir, Bu tür durumlarda alanın kullanımı derhal durdurulur. Bu çerçevede hastanenin kapatılması teknik olarak doğru bir karar olmakla birlikte, bu durumun yaşanmış olması kabul edilebilir değildir. Değerlendirme Defne Devlet Hastanesi’nde yaşananlar, tekil bir yağış sonucu oluşmuş bir problem olarak değerlendirilemez. Mevcut bulgular, tasarım, uygulama ve denetim süreçlerinde sistematik eksiklikler olduğunu göstermektedir. Bu nedenle yaşanan durum: bir altyapı arızası değil, sistem hatasıdır. Bu olay, iklim değişikliğiyle artan aşırı yağış riskleri karşısında sağlık yapılarının altyapı kapasitesi, drenaj sistemleri, yer seçimi ve kot planlamasında mevcut yaklaşımın yetersiz olduğunu ve bu alanların bilimsel temelde yeniden ele alınmasının zorunlu hale geldiğini göstermektedir. Sorumluluk ve Denetim Soruları Ortaya çıkan bu tablo karşısında, aşağıdaki soruların yanıtlanması zorunludur: Bu hastanenin altyapı ve drenaj sistemleri hangi kriterlere göre projelendirilmiştir? Yağmur suyu ve kanalizasyon sistemleri neden birbirini etkileyecek şekilde çalışmıştır? Kritik birimler neden su baskını riski olan alanlarda konumlandırılmıştır? Daha önce yaşanan benzer olaylara rağmen neden gerekli önlemler alınmamıştır? Eczane gibi kritik bir birim neden rögar hattına yakın bir alana yerleştirilmiştir? Bu proje sürecinde bağımsız teknik denetim yapılmış mıdır? Yapıldıysa sonuçları nelerdir? Çağrımızdır Sağlık yapıları, afet anlarında ayakta kalması gereken en kritik kamu yapılarıdır. Bugün yaşananlar, Türkiye’de hastane tasarımının ve denetiminin yeniden ele alınması gerektiğini açıkça göstermektedir. Bu kapsamda: Tüm sağlık yapılarının altyapı ve drenaj sistemleri acilen gözden geçirilmelidir, İklim değişikliğine bağlı aşırı yağış senaryoları, tasarım kriterlerine dahil edilmelidir, Kritik birimlerin yerleşimi ve korunmasına yönelik bağımsız denetim mekanizmaları kurulmalıdır, Mevcut hastaneler için risk analizleri yapılmalı ve sonuçlar şeffaf biçimde kamuoyu ile paylaşılmalıdır. Milletvekili Pala, yaşananların ardından Sağlık Bakanı’na yazılı bir soru önergesi iletti. Soru önergesinde; drenaj ve altyapı tasarımının hangi ölçütlerle yapıldığına, su baskınından etkilenen birimlerin durumuna ve yaşananlara yönelik idari inceleme ile yaptırım süreçlerinin işletilip işletilmediğine dair ayrıntılı bilgi talep etti.

27 ilde 55 taşınmaz satışta: "Arazi satarak hastane yapılamaz" Haber

27 ilde 55 taşınmaz satışta: "Arazi satarak hastane yapılamaz"

Cumhuriyet Halk Partisi Sağlık Politika Kurulu Başkanı ve Bursa Milletvekili Prof. Dr. Kayıhan Pala, 17 Mart 2026 tarihli Resmi Gazetede yayınlanan Cumhurbaşkanı Kararıyla, Maliye Hazinesi’ne kayıtlı 27 ildeki 55 taşınmazın özelleştirme programına alınarak satışa çıkarılmasını sert bir dille eleştirdi. Pala, kararın gerekçesinde elde edilecek gelirin sağlık yatırımlarında kullanılacağının ifade edildiğini, bu açıklamanın kamu kaynaklarının yönetimi açısından ciddi bir sorunu gözler önüne serdiğini belirtti. Konuya ilişkin Pala, “Bu 55 taşınmazla ilgili elde edilecek toplam gelirin, bir yılda şehir hastanelerine aktarılan tutar kadar bile olmayacağı tahmin ediliyor. Bu karar, yıllardır “Şehir hastaneleri Sağlık Bakanlığı bütçesini rehin aldı” derken ne kadar haklı olduğumuzu bir kez daha gösteriyor. Sağlık yatırımı yapmak için bir araziyi satılığa çıkarmak, AKP’nin Cumhurbaşkanlığı Hükümetinin iflas etmiş olduğunun bir göstergesidir” dedi. Pala, eleştirilerinin yanı sıra alınan kararın gerekçesi, sağlığa erişime etkisi ve satışa çıkarılan alanların geleceğine ilişkin ayrıntılı bilgi talep ederek Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’e kapsamlı bir soru önergesi iletti. “Arazi satarak hastane yapmak kabul edilemez!” Milletvekili Pala, kamu arazilerinin “sağlık yatırımı” gerekçesiyle satışa çıkarılmasının sağlık politikası açısından kabul edilemez bir yönetim zafiyeti olduğunu vurguladı. Pala, “Tüm taşınmazlar satıldığı takdirde elde edilecek gelirin, Kamu-Özel İşbirliği yöntemiyle inşa edilen ve işletilen 18 şehir hastanesine 2026 yılı için kullanım ve hizmet bedeli olarak bütçeye konulan 136,1 milyar TL’den daha düşük olacağı uzmanlar tarafından tahmin ediliyor. Bakanlık, şehir hastanelerine bir yıl için ödenen kira ve hizmet bedelinden daha düşük bir tutar için ülkemizin 27 ilinde 55 değerli taşınmazın satışa çıkarılmasının gerekçesini açıkça ortaya koymalıdır” sözleriyle, Bakan Mehmet Şimşek’e seslendi. “Kamu kaynakları elden çıkarılarak sağlık alanındaki gerileme giderilemez!” Pala, soru önergesinde kararın iller arası sağlık eşitsizliğini daha da derinleştirme riski taşıdığına da dikkat çekti: “Söz konusu taşınmazların bulunduğu illerden birçoğu sağlık gelişmişlik sıralamasında oldukça geridedir. Örneğin Kahramanmaraş 81 il içinde 67’nci, Adıyaman 75’inci ve Ağrı 78’inci sıradadır. Sağlık alanında geride kalmış, üstelik kimisi 6 Şubat depremlerinden derinden etkilenmiş bu illere devlet hastanesi yapılması gerekirken sağlık alanlarının satışa çıkarılması, bu illerde yurttaşın sağlık hakkının açıkça gözden çıkarılmasıdır” dedi. Pala, soru önergesinde ayrıca satış listesindeki taşınmazların imar planlarında hangi statüde olduğuna ve kaçının özellikle “Sağlık Alanı” olarak belirlendiğine dair bilgi talep etti. “Kupon arazi olarak tanımlanan bu alanlar imar planı değişiklikleriyle ticari kullanımlara açılacak mıdır; Bakanlık bu konuda da bilgi vermelidir. Sağlıkta Dönüşüm Programı ile sağlığı temel bir insan hakkından sermaye sınıfının birikim aracına dönüştüren AKP’nin, gelinen noktada kamu mülkiyetlerini satışa çıkartarak özelleştirmesi şaşırtıcı değildir, yıllardır bu konuya dikkat çekiyoruz. Sürecin takipçisi olacağız ve bu arazilerin satılmaması, kamu sağlık yatırımları için kullanılması amacıyla değerlendirilmesi için elimizden gelen çabayı göstereceğiz” vurgusunu yineledi.

Prof. Dr. Kayıhan Pala'dan korkutan verem uyarısı: "Türkiye'de ölüm oranı Fransa'nın iki katı!" Haber

Prof. Dr. Kayıhan Pala'dan korkutan verem uyarısı: "Türkiye'de ölüm oranı Fransa'nın iki katı!"

Cumhuriyet Halk Partisi Sağlık Politika Kurulu Başkanı ve Bursa Milletvekili Prof. Dr. Kayıhan Pala, 24 Mart Dünya Verem Günü dolayısıyla yaptığı açıklamada, veremin önlenebilir ve tedavi edilebilir bir hastalık olmasına karşın Türkiye’de veremle mücadelenin istenilen düzeye ulaşamadığını, bunun da doğrudan koruyucu sağlık hizmetlerine ayrılan kamu kaynağının azaltılmasıyla bağlantılı olduğunu belirtti. Prof. Dr. Pala, Dünya Sağlık Örgütü’nün bu yılki temasını hatırlatarak, “Dünya Sağlık Örgütü’nün Dünya Verem Günü için bu yılki mesajı ‘Veremi bitirebiliriz!’ iken koruyucu sağlık hizmetlerine kısıtlı kaynak ayrılan ülkemizde aynı ümit dolu cümleleri kurmak maalesef mümkün değil” dedi. Prof. Dr. Pala, günün halk sağlığı adına önemini şu sözlerle açıkladı: “Robert Koch’un 24 Mart 1882’de verem (Tüberküloz) hastalığına neden olan bakteriyi keşfetmesi ve halk sağlığında köşe taşı niteliğinde birçok tedavi ve programın önünü açması nedeniyle bugün, Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından Dünya Verem Günü olarak adlandırılmaktadır. Bugün, hem halk sağlığı alanındaki kazanımların toplumlar için önemini fark etmek hem de veremi bitirme hedefiyle mücadeleyi güçlendirmek için önem taşımaktadır.” “Koruyucu sağlık hizmetleri bütçenin merkezine alınmadıkça ‘veremi bitirmek’ mümkün değil!” Pala, Türkiye’de sağlık politikalarının yıllardır hastane merkezli bir odağa sıkıştırıldığını vurgulayarak, “AKP Hükümeti Sağlıkta Dönüşüm Programı’yla birlikte sağlığı hastaneler aracılığıyla şirketler için bir kâr aracına dönüştürmüş, bu noktada ise koruyucu sağlık hizmetlerini belirgin bir biçimde gözden çıkarmıştır. Ülkemizde özel sağlık kuruluşlarının sayısı her geçen gün artarken, verem savaş dispanseri gibi koruyucu sağlık hizmetlerinin temelini oluşturan kuruluşların sayısı azalıyor. 2007 yılında ülke çapında 245 olan Verem Savaşı Dispanseri sayısı 2023 yılında 173’e düşürülmüştür. Birinci basamak güç kaybederken verem gibi sağlığın sosyal belirleyicileriyle yakından ilişkili hastalıklarda halk sağlığı riskinin artması kaçınılmaz bir durumdur” ifadesini kullandı. Verem kontrolünün temel ilkelerinden birisi raporlamadır. Ancak 2007 yılından itibaren 2022 yılına kadar her yıl düzenli olarak yayımlanan “Türkiye’de Verem Savaşı” raporları 2022’den sonra duraksatılmıştır. “Türkiye’de Verem Savaşı 2023 Raporu” ancak 2025 yılında yayınlanabilmiştir. Üstelik bu raporda 2023 yılı tüberküloz kontrol faaliyetleri, 2022 yılı tüberküloz hasta verileri ve 2021 yılı tüberküloz hastalarının tedavi sonuçları sunulmuştur; dolayısıyla güncel veriler kamuoyuna açıklanmamaktadır. 2024 yılı ve 2025 yılına ilişkin verilerin ne zaman yayınlanabileceği belirsizliğini korumaktadır. Göçmenler, HIV ile yaşayan hastalara özgü tedavi sonuçları, ilaç temini ve dağıtımı gibi konularda güncel verileri içeren raporlamanın verem kontrolünde önemi büyüktür. Örneğin, ilaç temininde zaman zaman sorunlar yaşandığı, saha deneyimi olarak bilinmektedir. Ülkemizde tüberküloz hastalığı ile mücadele çok uzun yıllara dayanmaktadır. Son yirmi yılda ülkemizdeki toplam olgu sayısı, toplam olgu hızı ve insidans hızındaki azalma önemli olmakla birlikte, henüz istenen düzeye gelinememiş durumdadır. DSÖ veritabanına göre 2023 yılında ülkemizde tedavi başarı oranı yüzde 81’dir. 2022’de tedavi başarısında yüzde 85 eşiğinin yalnızca 25 ilde yakalanabildiği ve 50 ilin hedefin altında kaldığı bilinmektedir. Pala, hedeflere yaklaşmanın ancak koruyucu hizmetlerin sağlık planlamasında merkeze alınmasıyla mümkün olacağını vurguladı. “Hedeflere yaklaşmak için koruyucu müdahalelerin kapsayıcılığı artmalı; yoksulluk, kötü beslenme, göç, kalabalık barınma ve güvencesiz çalışma gibi sosyal belirleyicilerle birlikte ele alınan bütüncül bir halk sağlığı programı hayata geçirilmelidir. Bunun için koruyucu sağlık hizmetlerinin bütçedeki payı artırılmalı ve bu yönde alınacak kararlar yeniden önceliklendirilmelidir” dedi. “Dirençli olgular sistemdeki kırılganlıkları net bir biçimde gösteriyor, etkili tedavilere erişim güvence altına alınmalı!” Prof. Dr. Pala, koruyucu sağlık hizmetlerinin güçlendirilmesi çağrısının yanı sıra etkili tedavilere eşit erişimin de hayati önem taşıdığını belirtti. Sistemdeki kırılganlıkların en ağır biçimde çok ilaca dirençli verem ve İnsan Bağışıklık Yetmezliği Virüsü (HIV) ile birlikte görülen verem olgularında ortaya çıktığını ifade etti. “Çok ilaca dirençli verem, pahalı ve uzun süreli tedaviler gerektirmektedir. HIV pozitif bireylerde verem riski katlanarak artmaktadır ve kesintisiz ilaç erişimi yaşamsal hale gelmektedir” dedi. Pala, Genel Sağlık Sigortası (GSS) prim borcu nedeniyle yurttaşların reçete edilen ilaçlara erişemediği durumların, özellikle HIV tedavisi gibi kesintiye tahammülü olmayan alanlarda ağır sonuçlar doğurduğunu vurguladı. “GSS borcu nedeniyle provizyon alamayan bir hastanın ilaca erişememesi, yalnızca bireysel bir mağduriyet değildir. Bu durum, tedavi başarısını düşürmekte, direnç riskini büyütmekte ve halk sağlığı açısından yeni bir yük yaratmaktadır” dedi. Türkiye'deki verem hastalığı kontrolünün en önemli sorununun ölüm oranının yüksekliği olduğu uzmanlar tarafından ifade edilmektedir. 2022 yılı verilerine göre yeni verem hastalarında ölüm oranı örneğin İsveç’te 2,7 ve Fransa’da yüzde 4,2 iken ülkemizde yüzde 9,8 düzeyindedir. Bunun nedenleri mutlaka ortaya konulmalı ve ölüm oranının azaltılması için gerekli önlemler alınmalıdır. Prof. Dr. Kayıhan Pala, çağrısını yineleyerek sözlerini tamamladı: “DSÖ veremi bitirmeyi ulaşılabilir bir hedef olarak görmektedir, ancak ülkemizdeki sağlık sistemi bu hedefin uzağındadır. Ülkemizde verem hastalığının bitirilmesi isteniyorsa, öncelikle başta yoksulluk ve yoksunluk olmak üzere sağlığın sosyal belirleyicilerindeki sorunlar giderilmelidir. Birinci basamak ve dispanser altyapısı güçlendirilmeli, temaslı taraması ve koruyucu tedavi kesintisiz yürütülmelidir. Bunların yanı sıra, kırılgan grupların ve çok ilaca dirençli veremin tedavisinde kullanılacak yeni ilaçlara erişim, tedarik, ruhsatlandırma ve geri ödeme güvence altına alınmalıdır. Kamucu, eşit, ücretsiz, erişilebilir ve nitelikli bir sağlık sistemi kurulmadan bu hedeflerin hiçbirine ulaşmak mümkün değildir.”

Bursa Milletvekili Pala yargıdaki "Siyasi Müdahale" kuşkusunu meclis’e taşıdı! Haber

Bursa Milletvekili Pala yargıdaki "Siyasi Müdahale" kuşkusunu meclis’e taşıdı!

Cumhuriyet Halk Partisi Sağlık Politika Kurulu Başkanı ve Bursa Milletvekili Kayıhan Pala, İstanbul’da faaliyet gösteren Özel Avrupa Şafak Hastanesi’ne ilişkin yaklaşık 40 soruşturma raporu bulunmasına rağmen, bu raporların bir kısmının yargı aşamasında ihtiyati tedbir kararlarıyla sonuçsuz bırakılması iddialarını gündeme taşıdı. “İlgili müfettiş raporlarında; hastalara gerçekte uygulanmayan işlemlerin faturalandırıldığı, ‘kampanya’ veya ‘ücretsiz muayene’ yoluyla hasta temin edilip Sosyal Güvenlik Kurumu’na (SGK) olağanüstü yüksek tutarlı faturalar düzenlendiği gibi ciddi usulsüzlük bulguları yer almaktadır” diyen Pala, yüzlerce sayfalık ekler ve bilirkişi değerlendirmeleri içeren raporların bir gün gibi kısa bir süre içerisinde okunarak ihtiyati tedbir kararı verilmesinin kamuoyunda kuşku yarattığını ifade etti. Bu kuşkunun kamuoyunda “Yenidoğan Çetesi Meclis Araştırma Komisyonu” olarak bilinen Komisyonun toplantılarında gündeme getirilmesi üzerine Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakan Yardımcısı Adnan Ertem’in yaptığı açıklamaların, yargı süreçlerinde siyasi veya başka tür müdahalelerin var olup olmadığı sorusunu doğurduğunu ifade eden Pala, yazılı yanıt istemiyle Adalet Bakanı Yılmaz Tunç’a bir soru önergesi iletti. İlgili kamu kurumları tarafından derlenen bulguların mahkeme aşamasında hangi kriterlerle dikkate alındığına, ihtiyati tedbirlerin hangi somut gerekçelere dayanarak alındığına ve bu tedbirlerin usulsüzlük iddialarını nasıl ortadan kaldırdığına yönelik detaylı bilgi isteyen 21 Mart 2025 tarihli soru önergesine Bakan Tunç, Anayasa’nın 98’inci maddesi uyarınca öngörülen on beş günlük süre dolmasına rağmen Bakanlığı süresince yanıt veremedi. “Yasal süreç net bir şekilde açıklanmadıkça ‘siyasi müdahale’ kuşkusu sürecek!” Soru önergesinin gerekçesinde Komisyon tutanaklarından alıntı yapan Milletvekili Pala, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakan Yardımcısı Adnan Ertem’in açıklamalarına şu şekilde yer verdi: “İki Şafak Hastanesi şu anda konkordatoda, hâlâ daha fesihle alakalı bir süreci gerçekleştiremiyoruz, mahkeme kararıyla durduruluyor. Şafak örneği sizin sorularınızın dışında bir örnek oluyor, gerçekten üzerine de gidilmedi değil. Geçtiğimiz dönemde Sayın Bakanımız özellikle bunun üzerine gidileceğini deklare etti, Mecliste de bütçede de ve gerçekten de üzerine gidildi ama her defasında alınmış teftiş raporlarına ve idari işlemlere ilişkin olarak mahkemelerden ihtiyati tedbir kararları alındı.” Milletvekili Pala, Komisyon toplantılarında bu ve benzeri açıklamaların, yenidoğan soruşturmasının ardından özellikle Özel Avrupa Şafak Hastanesi’nin yasal sürecinin, sözleşmesi feshedilen diğer hastanelerden farklı yürütüldüğünü gösterdiğini belirtti. “Bakan Yardımcısı Adnan Ertem aynı toplantıda Özel Avrupa Şafak Hastanesi ile 2018 yılında bir sözleşme yapıldığını ve sözleşmenin Ocak 2025 tarihinde hâlâ devam ettiğini belirtmişti. O tarihte Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın hastaneyle devam eden 189 davası olduğu açıklanmış, adalet sistemindeki çok ciddi bir yapısal sorun gözler önüne serilmiştir” diyen Pala, Adalet Bakanı’na, ihtiyati tedbir kararlarının verilme sürecinde “siyasi müdahale” veya başka tür baskı iddialarının incelenmesi adına bugüne kadar atılan herhangi bir adım olup olmadığını sordu. “Ülkemizde bazı kişi ve kurumlar için bir günde karar verilebilmesinin nedeni nedir?” Milletvekili Pala, soru önergesinin sonunda kamuoyunda oluşan kuşkunun giderilmesi için yasal süreç içinde alınan kararların şeffaf biçimde paylaşılması gerektiğini ifade etti. İhtiyati kararların, yıllarca süren soruşturmalar sonucunda düzenlenen ve çok sayıda bilirkişi değerlendirmesini içeren müfettiş raporlarının bir gün gibi kısa bir süre içinde incelenerek nasıl alındığını sorgulayan Pala, bu incelemelerin tam anlamıyla yapılıp yapılmadığının denetimine ilişkin de açıklama istedi ve “Özel Avrupa Şafak Hastanesi ve benzeri hastanelere uygulanan ihtiyati tedbirlerin hangi ölçütlere göre ve ne şekilde verildiği açıklanmalıdır. Ülkemizde kısa sürede işlemeyen adalet sistemi içinde, bazı kişi ve kurumlar için bir günde karar verilebilmesinin nedeni nedir?” diye sordu. “Yasal sürecin şeffaflaştırılmasının yanı sıra, denetimlerde ortaya çıkan kamu zararına yönelik yaptırımların ‘ihtiyati tedbirler’ yoluyla durdurulması uygulamasından da derhal vazgeçilmelidir” diye ekleyerek sözlerini tamamladı.

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.