Nilüfer, modern yüzü ve yüksek yaşam standartlarıyla öne çıkan Bursa’nın en kalabalık üçüncü ilçesi… Birçok belediye başkanının yönetmek isteyeceği, imkanlarıyla dikkat çeken bir kent. Ancak görünen yüzünün arkasında, çözüm bekleyen ve zaman zaman ciddi tartışmalara neden olan meseleler de var.
Geçtiğimiz günlerde Nilüfer Belediyesi Pancar Deposu’nda düzenlenen “Şadi Başkan’la Kent Buluşmaları” toplantısında Başkan Şadi Özdemir’i dinlerken aklımdan geçen ilk cümle şu oldu:
Nilüfer’de belediye başkanı olmak gerçekten zor iş.
Çünkü mesele yalnızca yol yapmak, park düzenlemek, kültür sanat etkinlikleri düzenlemek ya da rutin belediyecilik hizmetlerini yürütmek değil. Bazen bir kentin sahip olduğu değerleri, kamusal alanlarını ve geleceğini korumak da başlı başına bir mücadeleye dönüşebiliyor.
Şadi Özdemir toplantıya basın özgürlüğüne dikkat çekerek başladı. Tutuklu ve ev hapsinde bulunan gazetecilerin serbest bırakılması çağrısında bulundu. “Medyanın özgürleşmesi olmadan ülkenin demokratikleşmesi mümkün değil” sözleriyle gazeteciliğin demokratik toplumdaki önemini vurguladı.
Ardından şeffaf yönetim ve ortak akıl anlayışından söz etti. Vatandaşlarla gerçekleştirilen mahalle buluşmalarından, farklı kesimlerle yapılan toplantılardan bahsetti.
Tüm bunlar yerel yönetimlerin olmazsa olmazları elbette.
Toplantının dikkat çeken asıl başlıklarından biri, Nilüfer Belediyesi'nin kullanımındaki bazı taşınmazlarla ilgili yaşanan süreçti.
Başkan Özdemir, Ataevler Pazar Alanı, Edebali Camii önündeki alan ve uzun yıllardır belediye bünyesinde hizmet veren Havuzlu Konak gibi taşınmazların Hazine’ye devredildiğini anlattı. Özellikle Özlüce'de belediyeye ait tapulu bir arazinin, Bursa Büyükşehir Belediyesi encümen kararıyla yapılan imar uygulaması sonucunda Hazine arazisiyle birleştirilerek Hazine'ye geçtiğini söyledi. Üstelik söz konusu alan, Özlüce'deki otopark sıkıntısına çözüm üretmek ve etkinlik alanı oluşturmak amacıyla değerlendiriliyordu.
Burada insan ister istemez şu soruyu soruyor:
Nilüfer’in sorun ve ihtiyaçları, o ilçenin yönetimiyle birlikte değerlendirilmeden nasıl çözüme kavuşturulacak?
Başkan Özdemir'in toplantıda dile getirdiği, “İlçenin haberi olmaksızın mallarına el koyma noktasına mı geldik?” sözleri de bu tartışmanın en çarpıcı bölümünü oluşturdu.
Elbette bu tür mülkiyet ve imar meselelerinin hukuki boyutunu ilgili kurumların açıklamaları ve yargı süreçleri belirleyecek. Ancak bir gerçek var ki kamuya ait taşınmazların nasıl değerlendirileceği konusunda şeffaflık ve kurumlar arası iletişim büyük önem taşıyor. Çünkü söz konusu olan yalnızca belediyelerin mülkleri değil, doğrudan kent halkının ortak değerleri.
Bir diğer önemli konu ise FSM Hastane Alanı. Bugün hem deprem toplanma alanı olarak kullanılan hem de konser, festival ve çeşitli etkinliklere ev sahipliği yapan bu bölgenin Özelleştirme İdaresi kapsamına alınarak ticaret ve konut ağırlıklı bir planlamaya konu edilmek istenmesi, Nilüfer açısından önemli bir kayıp riski taşıyor. Belediye yönetiminin bu plan değişikliğine olumsuz görüş bildirdiğini açıklaması da konunun ciddiyetini ortaya koyuyor.
Olası bir depremde insanların toplanacağı, nefes alacağı alanlara ihtiyaç duyduğumuz bir dönemde, böylesine önemli bir kamusal alanın geleceğinin tartışmaya açılması üzerinde düşünülmesi gereken bir mesele.
Çevre konusunda da benzer bir görüş ayrılığı söz konusu. Kayapa'da yapılması planlanan katı atık tesisine karşı çıkan Özdemir, tesis ve bağlantı yollarının orman alanları, trafik ve hava kalitesi üzerinde oluşturabileceği etkileri gündeme getirdi. Alternatif olarak TEKNOSAB bölgesini işaret etti.
Başkanın bir başka önerisi ise Başköy'deki eski taş ocağı alanının deprem lojistik merkezi, gıda toptancılar sitesi ve ağır iş makineleri parkı olarak değerlendirilmesiydi. Özellikle olası Marmara depremi düşünüldüğünde, afet sonrasında gıdaya ve iş makinelerine hızlı ulaşılmasını sağlayacak böyle bir merkezin kent açısından önemli bir ihtiyaca karşılık gelebileceğini düşünüyorum.
Bütün bu başlıkları bir arada değerlendirdiğimde, Nilüfer'de belediyeciliğin yalnızca hizmet üretmekten ibaret olmadığını bir kez daha görüyorum. Bir tarafta kentin ihtiyaçları, diğer tarafta mülkiyet ve planlama tartışmaları, çevresel kaygılar ve kurumlar arasındaki yetki meseleleri...
Yüzde 60 oyla göreve gelen bir belediye başkanının, kentin geleceğine ilişkin karar süreçlerinde söz sahibi olmak istemesi elbette anlaşılır. Yerel yönetimlerin görüşlerinin dikkate alınması, farklı kurumların birbirini dinlemesi ve ortak akılla hareket edilmesi kent adına önemli.
Çünkü Nilüfer yalnızca bugünün yaşayanlarına ait değil. Yarın bu kentte yaşayacak çocukların da hakkı var. Bugün koruyamadığımız her yeşil alan, her kamusal alan ve her ortak değer, yarının Nilüfer'inden eksilecek.
Anlaşılan o ki Nilüfer'de başkan olmak, dışarıdan göründüğü kadar kolay değil.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Sibel BARUTCU
Nilüfer’de Başkan olmak zor
Nilüfer, modern yüzü ve yüksek yaşam standartlarıyla öne çıkan Bursa’nın en kalabalık üçüncü ilçesi… Birçok belediye başkanının yönetmek isteyeceği, imkanlarıyla dikkat çeken bir kent. Ancak görünen yüzünün arkasında, çözüm bekleyen ve zaman zaman ciddi tartışmalara neden olan meseleler de var.
Geçtiğimiz günlerde Nilüfer Belediyesi Pancar Deposu’nda düzenlenen “Şadi Başkan’la Kent Buluşmaları” toplantısında Başkan Şadi Özdemir’i dinlerken aklımdan geçen ilk cümle şu oldu:
Nilüfer’de belediye başkanı olmak gerçekten zor iş.
Çünkü mesele yalnızca yol yapmak, park düzenlemek, kültür sanat etkinlikleri düzenlemek ya da rutin belediyecilik hizmetlerini yürütmek değil. Bazen bir kentin sahip olduğu değerleri, kamusal alanlarını ve geleceğini korumak da başlı başına bir mücadeleye dönüşebiliyor.
Şadi Özdemir toplantıya basın özgürlüğüne dikkat çekerek başladı. Tutuklu ve ev hapsinde bulunan gazetecilerin serbest bırakılması çağrısında bulundu. “Medyanın özgürleşmesi olmadan ülkenin demokratikleşmesi mümkün değil” sözleriyle gazeteciliğin demokratik toplumdaki önemini vurguladı.
Ardından şeffaf yönetim ve ortak akıl anlayışından söz etti. Vatandaşlarla gerçekleştirilen mahalle buluşmalarından, farklı kesimlerle yapılan toplantılardan bahsetti.
Tüm bunlar yerel yönetimlerin olmazsa olmazları elbette.
Toplantının dikkat çeken asıl başlıklarından biri, Nilüfer Belediyesi'nin kullanımındaki bazı taşınmazlarla ilgili yaşanan süreçti.
Başkan Özdemir, Ataevler Pazar Alanı, Edebali Camii önündeki alan ve uzun yıllardır belediye bünyesinde hizmet veren Havuzlu Konak gibi taşınmazların Hazine’ye devredildiğini anlattı. Özellikle Özlüce'de belediyeye ait tapulu bir arazinin, Bursa Büyükşehir Belediyesi encümen kararıyla yapılan imar uygulaması sonucunda Hazine arazisiyle birleştirilerek Hazine'ye geçtiğini söyledi. Üstelik söz konusu alan, Özlüce'deki otopark sıkıntısına çözüm üretmek ve etkinlik alanı oluşturmak amacıyla değerlendiriliyordu.
Burada insan ister istemez şu soruyu soruyor:
Nilüfer’in sorun ve ihtiyaçları, o ilçenin yönetimiyle birlikte değerlendirilmeden nasıl çözüme kavuşturulacak?
Başkan Özdemir'in toplantıda dile getirdiği, “İlçenin haberi olmaksızın mallarına el koyma noktasına mı geldik?” sözleri de bu tartışmanın en çarpıcı bölümünü oluşturdu.
Elbette bu tür mülkiyet ve imar meselelerinin hukuki boyutunu ilgili kurumların açıklamaları ve yargı süreçleri belirleyecek. Ancak bir gerçek var ki kamuya ait taşınmazların nasıl değerlendirileceği konusunda şeffaflık ve kurumlar arası iletişim büyük önem taşıyor. Çünkü söz konusu olan yalnızca belediyelerin mülkleri değil, doğrudan kent halkının ortak değerleri.
Bir diğer önemli konu ise FSM Hastane Alanı. Bugün hem deprem toplanma alanı olarak kullanılan hem de konser, festival ve çeşitli etkinliklere ev sahipliği yapan bu bölgenin Özelleştirme İdaresi kapsamına alınarak ticaret ve konut ağırlıklı bir planlamaya konu edilmek istenmesi, Nilüfer açısından önemli bir kayıp riski taşıyor. Belediye yönetiminin bu plan değişikliğine olumsuz görüş bildirdiğini açıklaması da konunun ciddiyetini ortaya koyuyor.
Olası bir depremde insanların toplanacağı, nefes alacağı alanlara ihtiyaç duyduğumuz bir dönemde, böylesine önemli bir kamusal alanın geleceğinin tartışmaya açılması üzerinde düşünülmesi gereken bir mesele.
Çevre konusunda da benzer bir görüş ayrılığı söz konusu. Kayapa'da yapılması planlanan katı atık tesisine karşı çıkan Özdemir, tesis ve bağlantı yollarının orman alanları, trafik ve hava kalitesi üzerinde oluşturabileceği etkileri gündeme getirdi. Alternatif olarak TEKNOSAB bölgesini işaret etti.
Başkanın bir başka önerisi ise Başköy'deki eski taş ocağı alanının deprem lojistik merkezi, gıda toptancılar sitesi ve ağır iş makineleri parkı olarak değerlendirilmesiydi. Özellikle olası Marmara depremi düşünüldüğünde, afet sonrasında gıdaya ve iş makinelerine hızlı ulaşılmasını sağlayacak böyle bir merkezin kent açısından önemli bir ihtiyaca karşılık gelebileceğini düşünüyorum.
Bütün bu başlıkları bir arada değerlendirdiğimde, Nilüfer'de belediyeciliğin yalnızca hizmet üretmekten ibaret olmadığını bir kez daha görüyorum. Bir tarafta kentin ihtiyaçları, diğer tarafta mülkiyet ve planlama tartışmaları, çevresel kaygılar ve kurumlar arasındaki yetki meseleleri...
Yüzde 60 oyla göreve gelen bir belediye başkanının, kentin geleceğine ilişkin karar süreçlerinde söz sahibi olmak istemesi elbette anlaşılır. Yerel yönetimlerin görüşlerinin dikkate alınması, farklı kurumların birbirini dinlemesi ve ortak akılla hareket edilmesi kent adına önemli.
Çünkü Nilüfer yalnızca bugünün yaşayanlarına ait değil. Yarın bu kentte yaşayacak çocukların da hakkı var. Bugün koruyamadığımız her yeşil alan, her kamusal alan ve her ortak değer, yarının Nilüfer'inden eksilecek.
Anlaşılan o ki Nilüfer'de başkan olmak, dışarıdan göründüğü kadar kolay değil.