1980'li yıllarda "Enflasyon Canavarı" diye bir figür vardı. Ülkenin yüksek fiyat artışlarını simgeleyen ikonik bir dinozor figürü. Kimi zaman cüzdan yutan, kimi zaman sofradan ekmek çalan, bazen de ağzından alevler çıkan olarak resmedilirdi.
2004-2005’e gelindiğinde enflasyon tek hanelere düşünce bu figür zamanla hafızalardan silindi.
Ancak son yıllarda Türkiye’nin yaşadığı enflasyonist ortam ve geldiğimiz son durum bana yine o figürü hatırlatıyor. Sanki yine sofralarımıza çöreklendi bu “Enflasyon Canavarı” ve söz dinlemiyor.
Çünkü;
Nisan 2026 enflasyon rakamları açıklandı. Türkiye İstatistik Kurumu’nun verilerine göre TÜFE aylık bazda yüzde 4,18, yıllık bazda ise yüzde 32,37 arttı.
Nitekim sokakta hissedilen gerçek enflasyon, açıklanan oranlardan çok daha sert yaşanıyor.
Verilere bakıldığında en çarpıcı kalemlerden biri yine gıda ve alkolsüz içecekler. Bu grupta yıllık artış yüzde 34,55 olarak gerçekleşti. Üstelik bu oran her gün pazarda, markette vatandaşın karşısına çıkan gerçek hayatın tablosu. Domatesin, biberin, salatalığın yanına yaklaşmanın bile zorlaştığı bir dönemde yaşıyoruz.
Ağırlıklı diğer iki kalem olan ulaştırmada yüzde 35,06 artış ve konut, su, elektrik, gaz ve diğer yakıtlarda yüzde 46,60 artış açıklandı. TÜFE’ye en yüksek katkıyı yapan harcama gruplarından biri olan gıda ve alkolsüz içecekler, yıllık enflasyona tam 8,72 puan katkı yaptı. Bu oran, ulaştırmada 5,66 ve konut, su, elektrik, gaz ve diğer yakıtlarda yüzde 6,30 puan oldu. Yani vatandaş hem mutfakta hem faturada hem de ulaşımda aynı anda ekonomik anlamda kötüye gidiyor.
TÜİK verilerine göre 2026 yılının ilk dört ayında gerçekleşen aylık enflasyon oranları:
Ocak yüzde 4,84, şubat yüzde 2,96, mart yüzde 1,94 ve nisan yüzde 4,18. TCMB ise, 2026 enflasyon hedefini şubat ayında güncellemiş, yüzde 13-19 aralığından yüzde 15-21 aralığına yükseltmişti. Açıklanan rakamlarla bu hedefin tutmayacağı da belli oldu. Halbuki her yıl “enflasyon düşecek”, “yıl sonunda rahatlama olacak” deniliyor, ancak vatandaşın alım gücü aynı hızla erimeye devam ediyor.
Görünen o ki; Türkiye’de enflasyon sadece para politikasıyla çözülebilecek bir sorun olmaktan çıktı, üretim meselesine dönüştü.
Bugün pazarda domatesin kilosu birçok yerde 150 liranın üzerinde. Eğer mevcut tarım politikaları değişmezse, fiyatlar düşecek gibi de değil. Bolluğun yaşandığı yaz aylarında domatesi 100 TL’ye alırsak şaşırmam.
Tabi üreticinin maliyet yükü her geçen gün artıyor. Mazot pahalı, gübre pahalı, sulama maliyetli, işçilik yüksek. Haliyle çiftçi üretme konusunda ikilemde kalıyor, üretse de kazanamıyor. Kazanamayan üretici sonuç olarak toprağını terk ediyor.
Halbuki Türkiye tarım açısından kendi kendine yetebilen nadir ülkelerden biriydi. Verimli ovaları, dört mevsimi yaşayan iklimi ve güçlü üretim kültürü vardı.
Buna rağmen bugün vatandaşın sebze-meyveyi tane hesabıyla aldığı bir tablo ortaya çıkıyorsa, burada ekonomi politikalarının yeniden gözden geçirilmesi gerektiği çok açık.
Elbette çözümsüz değiliz.
Ancak günü kurtaran ithalat politikaları ile değil de yerli ve milli üretimi güçlendirecek uzun vadeli tarım politikalarıyla ancak verimli sonuçlar alabiliriz.
Çiftçinin desteklenmesi, üretim planlamasının doğru yapılması, mazot ve gübre maliyetlerinin azaltılması ve elbette kooperatifleşmenin teşvik edilmesi artık bir zorunluluk olarak görülmeli.
Eğer üretim odaklı politikalar uygulanmazsa, bugün yüksek dediğimiz fiyatlar yarın daha da çığırından çıkabilir!
Gerçi vatandaşın sofrasındaki eksilme devam ettiği sürece açıklanan enflasyon rakamlarının kaç olduğunun da bir önemi yok.
Çünkü asıl mesele; emeklinin pazara çıkabilmesi, asgari ücretlinin çocuklarına sağlıklı yemek hazırlayabilmesi, gençlerin geleceğe umutla bakabilmesi.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Asuman Kurt ÖGE
Canavar söz dinlemiyor!
1980'li yıllarda "Enflasyon Canavarı" diye bir figür vardı. Ülkenin yüksek fiyat artışlarını simgeleyen ikonik bir dinozor figürü. Kimi zaman cüzdan yutan, kimi zaman sofradan ekmek çalan, bazen de ağzından alevler çıkan olarak resmedilirdi.
2004-2005’e gelindiğinde enflasyon tek hanelere düşünce bu figür zamanla hafızalardan silindi.
Ancak son yıllarda Türkiye’nin yaşadığı enflasyonist ortam ve geldiğimiz son durum bana yine o figürü hatırlatıyor. Sanki yine sofralarımıza çöreklendi bu “Enflasyon Canavarı” ve söz dinlemiyor.
Çünkü;
Nisan 2026 enflasyon rakamları açıklandı. Türkiye İstatistik Kurumu’nun verilerine göre TÜFE aylık bazda yüzde 4,18, yıllık bazda ise yüzde 32,37 arttı.
Nitekim sokakta hissedilen gerçek enflasyon, açıklanan oranlardan çok daha sert yaşanıyor.
Verilere bakıldığında en çarpıcı kalemlerden biri yine gıda ve alkolsüz içecekler. Bu grupta yıllık artış yüzde 34,55 olarak gerçekleşti. Üstelik bu oran her gün pazarda, markette vatandaşın karşısına çıkan gerçek hayatın tablosu. Domatesin, biberin, salatalığın yanına yaklaşmanın bile zorlaştığı bir dönemde yaşıyoruz.
Ağırlıklı diğer iki kalem olan ulaştırmada yüzde 35,06 artış ve konut, su, elektrik, gaz ve diğer yakıtlarda yüzde 46,60 artış açıklandı. TÜFE’ye en yüksek katkıyı yapan harcama gruplarından biri olan gıda ve alkolsüz içecekler, yıllık enflasyona tam 8,72 puan katkı yaptı. Bu oran, ulaştırmada 5,66 ve konut, su, elektrik, gaz ve diğer yakıtlarda yüzde 6,30 puan oldu. Yani vatandaş hem mutfakta hem faturada hem de ulaşımda aynı anda ekonomik anlamda kötüye gidiyor.
TÜİK verilerine göre 2026 yılının ilk dört ayında gerçekleşen aylık enflasyon oranları:
Ocak yüzde 4,84, şubat yüzde 2,96, mart yüzde 1,94 ve nisan yüzde 4,18. TCMB ise, 2026 enflasyon hedefini şubat ayında güncellemiş, yüzde 13-19 aralığından yüzde 15-21 aralığına yükseltmişti. Açıklanan rakamlarla bu hedefin tutmayacağı da belli oldu. Halbuki her yıl “enflasyon düşecek”, “yıl sonunda rahatlama olacak” deniliyor, ancak vatandaşın alım gücü aynı hızla erimeye devam ediyor.
Görünen o ki; Türkiye’de enflasyon sadece para politikasıyla çözülebilecek bir sorun olmaktan çıktı, üretim meselesine dönüştü.
Bugün pazarda domatesin kilosu birçok yerde 150 liranın üzerinde. Eğer mevcut tarım politikaları değişmezse, fiyatlar düşecek gibi de değil. Bolluğun yaşandığı yaz aylarında domatesi 100 TL’ye alırsak şaşırmam.
Tabi üreticinin maliyet yükü her geçen gün artıyor. Mazot pahalı, gübre pahalı, sulama maliyetli, işçilik yüksek. Haliyle çiftçi üretme konusunda ikilemde kalıyor, üretse de kazanamıyor. Kazanamayan üretici sonuç olarak toprağını terk ediyor.
Halbuki Türkiye tarım açısından kendi kendine yetebilen nadir ülkelerden biriydi. Verimli ovaları, dört mevsimi yaşayan iklimi ve güçlü üretim kültürü vardı.
Buna rağmen bugün vatandaşın sebze-meyveyi tane hesabıyla aldığı bir tablo ortaya çıkıyorsa, burada ekonomi politikalarının yeniden gözden geçirilmesi gerektiği çok açık.
Elbette çözümsüz değiliz.
Ancak günü kurtaran ithalat politikaları ile değil de yerli ve milli üretimi güçlendirecek uzun vadeli tarım politikalarıyla ancak verimli sonuçlar alabiliriz.
Çiftçinin desteklenmesi, üretim planlamasının doğru yapılması, mazot ve gübre maliyetlerinin azaltılması ve elbette kooperatifleşmenin teşvik edilmesi artık bir zorunluluk olarak görülmeli.
Eğer üretim odaklı politikalar uygulanmazsa, bugün yüksek dediğimiz fiyatlar yarın daha da çığırından çıkabilir!
Gerçi vatandaşın sofrasındaki eksilme devam ettiği sürece açıklanan enflasyon rakamlarının kaç olduğunun da bir önemi yok.
Çünkü asıl mesele; emeklinin pazara çıkabilmesi, asgari ücretlinin çocuklarına sağlıklı yemek hazırlayabilmesi, gençlerin geleceğe umutla bakabilmesi.