“Nerede o eski bayramlar?” diye sormak artık bir alışkanlık oldu. Ama belki de bu sorunun cevabı sandığımız kadar uzağımızda değil… Çünkü o bayramlar hala hatıralarımızda, hala içimizde bir yerlerde yaşıyor.
Benim çocukluğumun Bursa’sında bayram sabahı, sadece bir günün başlangıcı değildi; başlı başına bir heyecandı. Daha güneş doğmadan uyanırdık. Babam ve abimler bayram namazından gelir gelmez evde ayrı bir telaş başlardı. Televizyon açılır, Mustafa Kandıralı’nın TRT’de bayrama özel müzik programı eşliğinde neşe içinde kahvaltıya otururduk. O anlar, bayramın en sıcak, en samimi anıları olarak içimde hala capcanlı duruyor.
O sokaklar… Şimdi sessiz. Oysa bir zamanlar çocuk kahkahalarıyla yankılanırdı.
Bayram harçlığı mesela… Şimdiki gibi “gönderildi” mesajıyla gelmezdi. Öyle kuru kuruya da verilmezdi. Bir zarafeti, bir adabı vardı. Nakışlı mendiller olurdu; özenle ütülenmiş, kenarları oyalı… Harçlık o mendilin içine konur, öyle verilirdi. Bizim için asıl kıymet paranın miktarı değil, o mendilin içinden çıkacak sürprizdi. Şimdi düşününce, o mendilin içinden çıkan sadece para değilmiş… Nezaketmiş, incelikmiş.
Biz sadece akrabaların değil, bütün mahallenin çocuklarıydık. El öpmek bir görev değil, bir bağdı. Kapı kapı dolaşırdık. Her kapı açıldığında aynı sıcak cümleyle karşılanırdık: “Hoş geldiniz bayramın çocukları…”
Bir avuç akide şekeri, bir parça lokum… Ama aslında verilen şey çok daha büyüktü: Aidiyet.
Bugün o kapıların yerini yüksek duvarlar, güvenlikli siteler aldı. Ziller çalınmıyor artık… Belki de en çok o yüzden eksik hissediyoruz.
Bir de bayramlıklar vardı…
Kapalıçarşı’dan alınan o mis gibi yeni kıyafetler… Arefe gecesi başucumuza koyardık. Ayakkabıları yastığın altına sakladığımız bile olurdu. Uyuyamazdık heyecandan. Kendimize “Arefe çiçeği” derdik.
Şimdi çocuklara anlatsam, belki masal gibi gelir. Ama o kıyafetlerin kokusu… İşte o, bayramın ta kendisiydi.
Bayram demek, evde açılan baklava demekti. Ama asıl mesele o baklavayı yemek değildi. Paylaşmaktı. Bir tabak komşuya, bir tabak mahallenin büyüğüne, bir tabak da o gün çalışmak zorunda olanlara… Çünkü biz bayramı sadece yaşamazdık, paylaştırırdık.
Bugün teknoloji var, hız var, kolaylık var. Ama bir şey eksik…
O yavaşlık. O incelik. O zarafet.
Belki de mesele geçmişi özlemek değil…
Geçmişten bir parça alıp bugüne katabilmek.
Bu bayram ben kendi adıma küçük bir şey yapmayı düşünüyorum. Bir çocuğun eline mendilin içinde harçlık vermek… Ya da uzun zamandır kapısını çalmadığım bir komşuya gitmek.
Belki o eski Bursa’yı tamamen geri getiremeyiz ama…
Bir anlığına da olsa, o ruhu yeniden hissedebiliriz.
Bayramınız mübarek olsun…
Sevdiklerinizle birlikte sağlık, huzur ve eski bayramların sıcaklığını hissedeceğiniz nice bayramlara.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Sibel BARUTCU
Şeker Tadında Hatıralar…
“Nerede o eski bayramlar?” diye sormak artık bir alışkanlık oldu. Ama belki de bu sorunun cevabı sandığımız kadar uzağımızda değil… Çünkü o bayramlar hala hatıralarımızda, hala içimizde bir yerlerde yaşıyor.
Benim çocukluğumun Bursa’sında bayram sabahı, sadece bir günün başlangıcı değildi; başlı başına bir heyecandı. Daha güneş doğmadan uyanırdık. Babam ve abimler bayram namazından gelir gelmez evde ayrı bir telaş başlardı. Televizyon açılır, Mustafa Kandıralı’nın TRT’de bayrama özel müzik programı eşliğinde neşe içinde kahvaltıya otururduk. O anlar, bayramın en sıcak, en samimi anıları olarak içimde hala capcanlı duruyor.
O sokaklar… Şimdi sessiz. Oysa bir zamanlar çocuk kahkahalarıyla yankılanırdı.
Bayram harçlığı mesela… Şimdiki gibi “gönderildi” mesajıyla gelmezdi. Öyle kuru kuruya da verilmezdi. Bir zarafeti, bir adabı vardı. Nakışlı mendiller olurdu; özenle ütülenmiş, kenarları oyalı… Harçlık o mendilin içine konur, öyle verilirdi. Bizim için asıl kıymet paranın miktarı değil, o mendilin içinden çıkacak sürprizdi. Şimdi düşününce, o mendilin içinden çıkan sadece para değilmiş… Nezaketmiş, incelikmiş.
Biz sadece akrabaların değil, bütün mahallenin çocuklarıydık. El öpmek bir görev değil, bir bağdı. Kapı kapı dolaşırdık. Her kapı açıldığında aynı sıcak cümleyle karşılanırdık: “Hoş geldiniz bayramın çocukları…”
Bir avuç akide şekeri, bir parça lokum… Ama aslında verilen şey çok daha büyüktü: Aidiyet.
Bugün o kapıların yerini yüksek duvarlar, güvenlikli siteler aldı. Ziller çalınmıyor artık… Belki de en çok o yüzden eksik hissediyoruz.
Bir de bayramlıklar vardı…
Kapalıçarşı’dan alınan o mis gibi yeni kıyafetler… Arefe gecesi başucumuza koyardık. Ayakkabıları yastığın altına sakladığımız bile olurdu. Uyuyamazdık heyecandan. Kendimize “Arefe çiçeği” derdik.
Şimdi çocuklara anlatsam, belki masal gibi gelir. Ama o kıyafetlerin kokusu… İşte o, bayramın ta kendisiydi.
Bayram demek, evde açılan baklava demekti. Ama asıl mesele o baklavayı yemek değildi. Paylaşmaktı. Bir tabak komşuya, bir tabak mahallenin büyüğüne, bir tabak da o gün çalışmak zorunda olanlara… Çünkü biz bayramı sadece yaşamazdık, paylaştırırdık.
Bugün teknoloji var, hız var, kolaylık var. Ama bir şey eksik…
O yavaşlık. O incelik. O zarafet.
Belki de mesele geçmişi özlemek değil…
Geçmişten bir parça alıp bugüne katabilmek.
Bu bayram ben kendi adıma küçük bir şey yapmayı düşünüyorum. Bir çocuğun eline mendilin içinde harçlık vermek… Ya da uzun zamandır kapısını çalmadığım bir komşuya gitmek.
Belki o eski Bursa’yı tamamen geri getiremeyiz ama…
Bir anlığına da olsa, o ruhu yeniden hissedebiliriz.
Bayramınız mübarek olsun…
Sevdiklerinizle birlikte sağlık, huzur ve eski bayramların sıcaklığını hissedeceğiniz nice bayramlara.