SON DAKİKA
Hava Durumu
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.

Atatürk’te milli devlet görüşü

Yazının Giriş Tarihi: 06.08.2022 14:22
Yazının Güncellenme Tarihi: 06.08.2022 14:22

Hâlen geçerli Anayasa’da değiştirilemez ilkeler olarak yazılı demokratik, üniter, sosyal, laik, hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundaki egemen görüş olan Kemalist sistemin omurgasını, yani ana eksenini Mustafa Kemal Atatürk’ün geliştirdiğimilli devletgörüşü ve uygulaması oluşturur.

Milli devlet düşüncesi/görüşü, Kemalist sistemde,

* Ümmet” ideolojisi yerine “millet” yapısını,

* İrade-i şahane” yerine “milli egemenliği”,

* “Teb’a, raiyye” konumundan “özgür vatandaş” olma ve

* Sultan yönetimi” yerine de “halkın/milletin kendi kendini yönetimi” dediğimiz “Cumhuriyet” rejimine geçmesi biçiminde bir seri hukuksal, sosyal, siyasal gelişmelerin, devrimlerin zaman içinde oluşumunu yansıtır.[1]

1. ToplumlarınMillet Şeklinde Oluşması, Yaratılıştan, Tarihsel ve Sosyal Bir Gerçekliktir

Ey insanlar! Biz, sizi, bir erkek ile bir dişiden oluşturduk, birbirinizle tanışasınız diye sizi uluslar /milletler ve oymaklar yaptık. Şüphesiz ki, Allah katında en değerliniz, en çok Allah’ın koruması altına girmiş olanınızdır. Gerçekten Allah, en iyi bilendir, en çok haber alandır.” (Hucurât/13)

Bu ayette, insanlığın köken birliğinin, kabile ve millet oluşumlarının tanışım-bilişim için olduğu, kimseye üstünlük sağlamayacağı, üstünlüğün takvâya göre olduğu gerçeği açıklanmakta; böylece, insanlığı felakete sürükleyen ırkçılığın önüne set çekilmektedir.

Kur’an, Yahudilerin, kendi kavimlerini diğer kavimlerden üstün gördüğünü bildirmektedir:

Ve Yahudiler, Hıristiyanlar, “Biz, Allah’ın oğullarıyız ve O’nun sevgilileriyizdediler. De ki: “Madem öyle niçin günahlarınız nedeniyle Allah size azap ediyor?” Tam aksine, siz, O’nun oluşturduklarından birer beşersiniz. O dilediği kişiyi bağışlar, dilediğine azap eder. Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin sahipliği, yönetimi de Allah’ındır. Dönüş de yalnızca O’nadır.” (Mâide/18)

Bir de inananları Yahûdileştirmek, Hıristiyanlaştırmak isteyenler, “Yahudi ve Hıristiyanlardan başkası asla cennete giremeyecekdediler. Bu, onların kendi kuruntularıdır. De ki: “Eğer doğru kimseler iseniz, delilinizi getirin.”

Hayır, aksine kim iyileştiren-güzelleştiren biri olarak kendisini Allah için İslâmlaştırırsa, işte onun, Rabbi katında ödülü vardır. Onlara hiçbir korku da yoktur ve onlar üzülmezler de.” (Bakara/111-112)

Bu ilâhî beyana rağmen, dünyanın çeşitli yörelerinde ırk ayrımı yapan, kendi ırk ve kabilesini üstün görerek başkaları üzerine bir de onlarademokrasi getiriyoruz!’ diyerek gökten yağmur gibi bomba yağdırarak egemenlik kurmaya çalışan, başka ırk ve milletlerin can, mal ve namusunu mübah sayan ve onları yağmalayan, zihinsel, biyolojik olarak tutsak kılan nice canavarlar görülmektedir.[2]

İnsanlık eskiden beri, farklı milletten ve kabileden olanlara üstünlük kurmak ve onlarla kaynaşmak yerine, düşmanlık üretmekle meşgul olmuş ve bu nedenle varacağı uygarlık düzeyinden çok geri kalmıştır.

Yüce Allah, aynı kökenden gelmelerine rağmen, insanları millet ve kabile şeklinde oluşturmasının amacını Hucurât/13. ayette yer alan “tanışasınız, kaynaşasının /li-ta’ârafû” sözcüğüyle belirlemektedir. Farklılıkların, yani farklı millet ve kabileden olmanın ayrılığa değil, tam aksine kaynaşmaya götürmesi gerekiyor.  Sosyal yapıdaki bu yasa doğada vardır. Artı (+) yükler eksi (-) yükler birbirini itmez; tam aksine birbirini çeker. Bu zıt yükler birbirini çektikleri için “ışık” oluşmaktadır. Erkek ile kadının biyolojik ve psikolojik yapılarının farklı olması nedeniyle birbirini itmek yerine birbirini çekmektedirler.[3]

2. Atatürk, Türklük ve Milliyetçilik

Cumhuriyet’in Dayanağı Türk Topluluğudur.

1900’lerden sonra gelişen Türklük ve milliyetçilik hareketleri İttihat Terakki’nin 1910 kongresinde “Türkçüler”in, programlarının bir bölümünü benimsetmeyi başarmalarına, hatta Türk dilinin kullanılmasını ve hükümet kadrolarının Türkleştirilmesini teşvik etmelerine rağmen, Kemalist ideolojinin kurumsallaşma” ve “ocaklaşma” tezi daha tutarlı ve daha etkin olmuştur. Bu gelişmenin doğal sonucu olarak, “milliyetçilik, Atatürk’ün iradesiyle, bizi, Osmanlılık telkin ve etkilerinden kurtararak, Arap ve Arnavut kavimleri arasında ikinci bir vatandaş grubu sayılmamızı önlemiş ve kendi ülkemizde birinci sınıf vatandaş olma hakkını tanımıştır.[4]

Mustafa Kemal’in; “Şair Mehmet Emin Yurdakul’un ilk kez Manastır Askerî İdadisi’nde öğrenci iken okuduğum Ben bir Türküm dinim, cinsim uludurmısraı ile başlayan şiirinde bana millî gururumu tattıran ilk anlatımı bulmuştur” şeklindeki ifadeleri, 1900’lerin Türklük ruhundan kaynaklanmıştır.

Mustafa Kemal, benliğinde yarattığı bu Türklük duygusunu, bir diğer vesile ile 1926’da şu şekilde açıklayacaktır:

Biz doğrudan doğruya milliyetperveriz ve Türk milliyetçisiyiz; Cumhuriyetimizin dayanağı Türk topluluğudur. Bu topluluğun bireyleri ne kadar Türk kültürü ile dolu/doymuş/meşbu olursa o topluluğa dayanan Cumhuriyet de kuvvetli olur.[5]

Bir Batılı düşünür aynı noktaya değinerek şöyle diyor:

Sürgüne giden Ruslar komünizm ya da anarşizmi benimserken, Türkler milliyetçilik ve anayasacılığı çekici bulmuşlardı. Bu tutuma iş başındaki Jön Türkler ile Cumhuriyetin kurucuları arasında rastlanmaktadır[6]

A.Rustow’un bu tanısı, Kemalist sistemdeki milliyetçi duyguların köklerinin nerelere kadar uzandığını göstermesi yönünden ilgi çekicidir.

Atatürk’ün bu milliyetçilik duygusunun psikolojik kaynağı konusunda Arnold Toynbee; “Bağımsızlık mücadeleleri denilen milliyetçi hareket içinde geliştiği” inancındadır.[7]

Bu gerçeği bir kez de Mustafa Kemal’den dinleyelim:

Bizim neslin gençlik yıllarına Osmanlılık telkin ve etkileri hâkimdi. İmparatorluk halkını oluşturan Türk’ten başka milletlere, bu arada yanlış bir din anlayışı ile Araplara sarayın ordu ve devlet ileri gelenleri arasında bulunan ırkdaşlarının etkisiyle Arnavutlara özel bir değer veriliyor, oralardan söz edilirken kavmi necipdeyimiyle sıfatlandırılarak bu duygunun belirtilmesine çalışılıyor, memleketin sahibi ve devletin kurucusu olan biz Türkler, ikinci planda gelen önemsiz halk yığınları sayılıyorduk.

Şair Mehmet Emin Yurdakul’un ilk kez Manastır Askerî İdadisi’nde öğrenci iken okuduğum Ben bir Türküm dinim, cinsim uludurmısraı ile başlayan şiirinde bana millî gururumu tattıran ilk anlatımı bulmuştum. Fakat ben, asıl bunu, orduya katıldığım ilk günlerde, bir Anadolu çocuğunun göz yaşlarında gördüm ve kuvvetle hissettim. Ondan sonra Türklük, benim en derin güven ve kaynağım, en engin övünç dayanağım oldu. Kendimi hiçbir zaman Osmanlılığın telkin ettiği başka milletleri öven ve Türklüğü aşağı gören eksiklik duygusuna kapılmadım.

(...)

Türklük hakkında toplumdaki o günkü görüş ise, doğrudan doğruya Türk aydınlarının kendi kendini bilmemesinden ve başka milletlere şu veya bu nedenle üstünlük var sayarak, kendini onlardan aşağı görüp kendine olan güveni yitirmesindendir... Artık bu yanlış görüşe son vermek, Türklüğümüzü bütün asalet ve necabeti [*] ile tanımak ve tanıtmak gerekmekteydi, dedim ve o andan beri inandığım bu gerçeği bütün Türklerin inanmasını bununla övünüp kendine güvenmesini ülkü bildim.[8]

14 Eylül 1931 günü Dolmabahçe sarayı balkonunda bir sohbet sırasında Mustafa Kemal tarafından ifade edilen bu görüşler, kendisinde, Türklük duygusunun daha çok genç yaşlarda, asker ocağında filizlendiğini göstermektedir. Bu nedenle Kemalist sistemin kuruluşunda Türklük bilinci ve milliyetçilik inancı, “kavmi necip” adı altında Türk milletini geri plana iten bir azınlığa duyulan soylu bir tepkidir. 

Mustafa Kemal’e “millî benliğin gururunu tattıran Türklük ruhu daha çok Namık Kemal ve arkadaşları tarafından başlatılan ve Ziya Gökalp’le sosyolojik temelleri çizilen milliyetçilik akımı ile besleniyordu.. Onun için Mustafa Kemal, Ziya Gökalp’e “fikrimin babası” ünvanını vermekten çekinmiyordu.

Gökalp üzerine bir doktora tezi hazırlamış bulunan tanınmış Türkoloğ Prof. Uriel Heyd, Gökalp’in, Kemalist ideolojinin kurucusuna olan etkilerini incelemesinde şöyle açıklamaktadır:

 “Gökalp’in fikirleri, kendisinin de önemli rol oynadığı Genç Türk hareketinin ideolojisi ile Atatürk rejimi arasında vazgeçilmez bir bağ oluşturur. Gökalp, 1909’dan 1924’e kadar süren edebiyat alanındaki çalışmaları süresince, 1908-1909 İnkılâbı’nın ilkelerinden tedricen (azar azar, gittikçe) uzaklaşarak Cumhuriyetçilik, milliyetçilik, lâiklik, halkçılık, inkılâpçılığa dayanan Kemalizm’e yol açmıştır. Atatürk’ün her meselede görüşlerini paylaşmamakla birlikte, Gökalp, Modern Türk Devletinin teorik temellerini kurmuş olmak iddiasında bulunabilir.[9]

Görülüyor ki Kemalist tezde, hareket noktası,

- Batıcılar ve İslamcılar’da olduğu gibi “Osmanlılık” fikri değil,

- Türklük düşüncesi ve idealidir”.

Cumhuriyetin kurucu kadrosu içinde hiçbir devlet adamı, Atatürk kadar, Türklük ülküsünü bir inanç sistemi haline getirememiştir. Japon tarihinde Togukava döneminde işlenen; “kendine dönme” ve “kendini kendinde bulma” slo­ganlarını anımsatan bu millî şahlanış, Kemalist modelde, adeta bir yaşam ilkesi haline getirilmiştir. Gençliğe göste­rilen hedef de budur... Türk gençliği, başarının itici gücü olarak, Türklük ülküsünü yükseltecektir. ATATÜRK, 1935 yılında bir vesi­leyle gençliğe şöyle sesleniyordu:

Her Türk ferdinin son nefesi Türk milletinin nefesinin sönmeyeceğini, Onun ebedî olduğunu göstermesidir. Yüksek Türk, senin için yüksekliğin hududu yoktur... İşte parola bu­dur.”[10]

Günümüz sosyolojisi, bir toplumda “başarı gücünün” kalkınma ve yükselmenin dinamosunu oluşturduğu görüşündedir. Dünyada hiçbir ideoloji milliyetçilik kadar bir toplumu birliğe ve başarıya götüremez. Eğer, milliyetçilik böylesine bir yaşam felsefesi olarak toplumun özüne sindirilemezse, ço­ğu kez hayalci ve maceracı bir kitle hareketine dönüşebilir. Ancak Kemalist ideoloji milliyetçiliği, Türk toplumunun siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel dokusuna öylesine sindirecektir ki, sistem artık havada kalmayacak, bir Xenofobia’ya[11] dönüşmeyecektir.

Kemalist ideolojide milliyetçiliğin bir yaşam hamlesi, bir dünya görüşü halini alması, İttihatçıların da beklentilerinin ötesinde bir anlam kazanacaktır. Böylece, milliyetçilik ilke­si  

* Hem millî devlet kavramı şeklinde tecelli edecek,

* Hem de dış Türklerin bağımsızlık davalarına ışık tutacaktır.

Bu konu­da Atatürk şöyle diyordu:

Türk milleti istiklâl savaşından beri, hatta bu savaşa atılırken bile, mazlum milletlerin hürriyet ve bağımsızlık davaları ile ilgilenmeyi, o davalara yardım etmeyi benimsemiş­tir. Böyle olunca, kendi, soydaşlarının hürriyet ve bağımsız­lıklarına kayıtsız davranması elbette uygun görülemez. Fakat milliyet davası şuursuz ve ölçüsüz bir dava şeklinde müta­laa ve müdafaa edilmemelidir... Hareketlerin imkân sınırları ve sıraları mutlaka hesaba katılmalıdır. Türkiye dışında kalmış Türkler, ilkin kültür meseleleri ile ilgilenmelidirler.”

Nitekim biz Türklük davasını böyle bir müspet ölçüde ele almış bulunuyoruz. Bugün Türk tarihine, Türk dilinin kaynaklarına, zengin lehçelerine, eski Türk eserlerine önem veriyoruz. Baykal ötesinde Yakut Türklerinin dil ve kültürlerini bile ihmal etmiyoruz.”[12]

Kemalist tezin milli devlet düşüncesi, Osmanlı zihniyetinin “ümmet” fikri yerine Türk halkının yeni bir irade sistemi olarak geçecek, dış Türkler veya Türklük davası ise bir kültür konusu olarak ele alınacaktır. Onun, Türk dili ve tarih anlayışının hedefleri, açıkça ifade edildiği üzere, Türkiye dışında kalmış olan Türklerin kültür meselesiyle yakından ilgilenmektir. Bu tür bir kültür milliyetçiliğinin kökleri Jön Türklerin hayali “Turan” ideolojisine nazaran hem daha gerçekçi hem de akılcıdır. Atatürk, Gökalp gibi Anadolu’dan hareket ederek Orta Asya’ya gitmiyordu. Aksine Orta Asya’dan hareket ederek Anadolu’ya yöneliyordu.  Bu bir “merkez kaç” model değil, tersine “merkez - çek” modelidir. Bu nedenle siyasal bir amaç taşımıyor, sadece kültür ve medeniyet tarihinde Türklerin oynadıkları rolleri gözler önüne serilmesini istiyordu.

Kemalist ideolojinin Dil ve Tarih tezi, 19. yüzyılın ilk yarısından itibaren Batı’da gelişen Orta Asya ile ilgili bilimsel araştırmaların sonuçlarına dayanıyordu.[13]    

Mustafa Kemal’in, kültür ve tarih konusunda, arkeoloji, Türkoloji, Lengüstik, antropoloji, etnoloji, etnografya ve tarih bilimleri alanında Batılı uzmanlar tarafından yapılan Orta Asya’ya yönelik bilimsel çalışmaları, yakından izlediğini bilmekteyiz. Daha 1932’lerde Atatürk, Anadolu’nun Türklüğünü şu şekilde savunuyordu:

Bu memleket tarihte Türktü, halde Türktür ve ebediyen Türk olarak yaşayacaktır.[14]

3. Kemalist İdeolojinin Millet Anlayışı

Atatürk’ün başlattığı Türk Dili ve Tarih Tezi çalışmalarıyla milletimiz yeni bir millî senteze ulaşıyordu. Böylece tarih öncesi dönemde, Anadolu’da büyük medeniyetler kuranlar Asya’dan gelen Türkler idi. O halde, Anadolu’nun yerli halkı Türk Milleti idi. Bu sonuca dayanarak, Atatürk 1930’larda, Türk toplumunun bu tarihsel gelişimini şöyle açıklıyordu:

Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.[15]

Kemalist ideolojinin millet anlayışı, ortak geçmiş, ortak tarih, ahlak ve hukuka dayanmaktadır. Bugün Anadolu’da yaşayan ve kendilerine Kürtlük, Çerkeslik, Lazlık ve Boşnaklık fikri propaganda edilmiş olan “millet fertleri” bu vatandaş ve milletdaşlarımız da aslında genel Türk topluluğu gibi aynı ortak geçmişe ve tarihe sahiptirler. Türk Tarih Tezinin ortaya koyduğu bu görüşler, böylece Türkiye Cumhuriyeti’ni kuranların aynımilletolduğunu da ispatlamış bulunmaktadır. Türklerin anayurdu Orta Asya’dır. Ve en az 7000 yıldan beri Türkler buralardan yayılarak Anadolu’ya gelip yerleşmişlerdir.

Atatürk, millî tarihin profilini bir sınıfa, bir zümreye değil, bir “milletgerçeğine göre çiziyor ve şöyle diyordu:

Millete önce tarihini, asil bir millete mensup olduğunu, bütün medeniyetlerin anası olan ileri bir milletin çocukları olduğunu öğretmeliyiz.[16]

Atatürk, millet gerçeğini tarihsel ve yaratılış gerçekliğine uygun şekilde akılcı ve bilimsel olarak düşünüyordu.

Bu millet kimdir?

Nereden gelmiş? Kökleri nereye dayanıyordu?

Medeniyet ve kültürü nasıl oluşturmuştu?

Tarihteki yeri ne idi?

Bunlar bir sosyolojik kurum olarak bir milletin tarihinde bilinmesi gereken konulardı. Bu bakımdan, Atatürkçü Tarih Tezi’nde milletin öz geçmişine bilimsel ve gerçekçi bir bakış, bir yöneliş vardır. Bunun için de: “Eğer bir millet büyükse kendisini tanımakla daha büyük olur[17] diyordu.

Atatürk’ün yakın arkadaşı ve Türk Tarih Kurumu eski başkanlarından Hasan Cemil Çamlıbel’in isabetle ifade ettiği üzere “Türk Tarih İnkılâbı, Türk Dil İnkılâbı, ikisi birlikte yürür ve birbirini tamamlarlar”... Biri dil, diğeri tarih alanında Türk milletinin “oluşunu” inceler. Bu manada olmak üzere, Atatürk’e göre millet: “Siyasal varlıkta birlik, dil birliği, yurt birliği, menşe birliği, tarih, hukuk ve ahlaki yakınlık[18] olmak üzere aralarında uyum sağlayan sosyal bir varlıktır.

Kemalist ideolojinin milliyetçilik anlayışı böylece, geçmişin yamalı toplum yapısı kalıntılarını temizleyerek, yekpare bir millet düşüncesini meydana getiriyordu. Böylece aynı coğrafya üzerinde yaşayan insanlar, dil birliği, menşe birliği, yurt birliği, tarih ve ahlaki yakınlığa sahip olan kimselerden ibarettir.

Millî tarihe sahip olan bir toplum, millî devlet düşüncesine de sahiptir. Bu bakımdan Kemalist sistemin hedefi millî devleti oluşturmaktır. Çünkü Mustafa Kemal’e göre Cumhuriyetten önce “millî bir devlet yaşamıyorduk. Millî tarihe sahip bulunmuyorduk”.[19] Bu dönemde egemenlik millete ait değildi.

4. Milli Devlet, Milletin Egemenliği İlkesine Dayanır

Milletin Egemen Olduğu Sistemde Şûrâ, Meşveret, Adalet Temelli Demokratik Parlamenter Düzen Esastır

Hilafeti İslâm devleti, Cumhuriyet rejimini İslâm dışı bir sistem olarak savunanlara Atatürk, İslâm’ın bu konulardaki öğütlerini ilgili ayetlere atıf yaparak şöyle hatırlatıyor:

Dini hükümlere uygunluk noktasından düşünmek isterseniz, hatırlatayım ki, bizim dini hükümlerimizde belirli bir hükümet şekli ifadesi yoktur... Kur’an’ın değişmez hükümlerine /ayetlerine ve Peygamberimizin sözlerine göre, hükümetin yalnız esasları ifade edilmiştir. O esaslar şunlardır:

* Danışma/Şûrâ-Meşveret (Şûrâ/38;  Âl-i İmran/159),

* Adalet (Nahl/90),  

* Devlet Başkanına itaat (Nisâ/59).”

“(1) Devlet idaresinde danışma ve görüşme çok önemlidir. Yüce Peygamber’in kendisi de bizzat danışma ile iş yapmak gereğini söylemiştir ve kendisi bizzat öyle yapmıştır. Bundan başka (ve-şâvirhüm fi’l-emri) diye Yüce Allah’ın da Elçisi’ne hitabı vardır. Elçi’nin şahsına verilen bu buyruğun, ondan sonra gelenler için de geçerli olacağında kuşku yoktur. Danışma ve konuşma olmadan hükümet meşru değildir.”[20]

Atatürk’ün esas alıp işaret ettiği bu konudaki ilgili iki ayet tam olarak şöyledir:

İşte sen, sırf Allah’ın rahmeti nedeniyle onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi. Artık onları bağışla, onlar için bağışlanma dile. İşlerde onlarla müşavere et (ve-şâvirhüm fi’l-emri); işin en güzelini ortaklaşa bulup ortaya çıkar, bir kere de azmettin mi, artık Allah’a işin sonucunu havale et. Şüphesiz Allah, işin sonucunu Kendisine havale edenleri sever.” (Âl-i İmran/159).”

İşte, size verilen herhangi bir şey, basit dünya hayatının kazanımıdır. Sadece dünya yaşamının geçici bir menfaatidir. Allah katında bulunanlar (nimetler, ödüller) ise;

* İman etmiş ve sadece Rablerine işin sonucunu havale eden kimseler için,

* Zaman kaybına neden olan şeylerin /Hayırda ağırdan almanın /Zarar vermenin /Kusur oluşturmanın  büyüklerinden ve hayâsızlıktan kaçınan ve hoşlanmadıkları bir şey yapıldığı zaman bağışlayan kimseler için,

* Rablerinin çağrısına cevap veren, salâtı ikame eden (malî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumları oluşturan-ayakta tutan), işleri de kendi aralarında Şûra (ve emruhüm şûrâ beynehüm); “işin en iyi yanını ortaklaşa bulup ortaya çıkarma” olan, kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden Allah yolunda harcarlar /başta yakınları olmak üzere başkalarının nafakalarını sağlayan kimseler için

* Ve kendilerine bir haksızlık ve saldırı isabet ettiği zaman birbirleriyle yardımlaşan kimseler için daha hayırlı ve daha kalıcıdır.” (Şûrâ/36-38-39).”

“(2) Adaletin gereğinde birleşmek /ittifak doğaldır.”[21]

Bu konuyla ilgili Kur’an’daki âmir ayet aynen şöyledir:

Şüphesiz Allah, adaleti, iyileştirmeyi-güzelleştirmeyi (ihsanı) ve yakınlara vermeyi emreder (inn’Allahe ye’müru bi’l-‘adl); hayâsızlıktan, kötülükten ve azgınlıktan yasaklar. O, düşünüp öğüt alırsınız diye size öğüt verir.” (Nahl/90).”

“(3) Devlet Başkanına itaat /yasalara uymak ise, toplumla ilgilidir. TEK BİR FERDE İTAAT ETMEK DEĞİLDİR. Herhangi bir işte, o işin liyakatli kimselerce en iyi bir şekilde çözümlenip sonuçlandırılması için işin ehli, üstün nitelikli insanlar bulunmalıdır. Bu nedenle milletin seçtiği ve güvenilir temsilcilerinden, vekillerden oluşan birleşik manevi şahsiyet en büyük makamdır. Yüce kudret onda vücut bulur. Ona ve onun işleri idarede görevlendireceği ve vekil atayacağı kişilere uymak gerekir. İşte bu şûrâ, (milletin işleri idarede görevlendirdiği Yüce Meclis) adalet üzerine hareket ederse, işte Kur’an’ın ve Allah’ın istediği hükümet şekli budur (Nisâ/59).”[22]

Atatürk’ün, milletin ortak/birleşik aklının özgür bir ortamda yapılan seçimlerle oluşarak kurumsallaşmış şekli olan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nce milletin egemenliğinin temsil edildiği yönetime itaatin gereğine işaret ettiği ilgili ayet şöyledir:

Ey iman etmiş kimseler! Allah’a itaat edin, Elçi’ye ve sizden olan emir sahiplerine /anayöneticiye itaat edin. Sonra, eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz; Allah’a ve ahret gününe inanan kimseler iseniz, onu Allah ve Elçi’ye havale edin. Bu, daha iyidir ve en uygun çözümü bulmak bakımından daha güzeldir.” (Nisâ/59)

Evet, dini Atatürk gibi Kur’an’dan Kur’anca anlamak demek, Kur’an’ın özünü, ilahi mantığı kendi bütünlüğü içinde doğru kavramak demektir. Zira Kur’an’ın insan yaşamında yaptığı en büyük devrimlerden biri, üstünlük ve otoriteyi kişilerden alıp bilgiye vermesidir. Kur’an’ın özünü çok iyi ve doğru kavrayan Atatürk, dini, aklın ve bilimin kılavuzluğunda Türk toplumu yararına yorumlayıp uygulamıştır.[23]

***

Kaynaklar:

[1] Prof.Dr. Orhan TÜRKDOĞAN, Atatürk’te Millî Devlet Anlayışı, İstanbul, 1981, İstanbul Yayınevi, s.7.

[2] Hakkı YILMAZ, Tebyinü’l-Kur’an /İşte Kur’an, İstanbul, 2015, c.8, s.381. 

[3] Prof.Dr. Bayraktar BAYRAKLI, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, İstanbul, 2007, c.18, s.182.  

[4] Prof.Dr. Orhan TÜRKDOĞAN, Türk Tarihinin Sosyolojisi, 1977, s.26.

[5] Vakit Gazetesi, 27 Nisan 1962. Mustafa Kemal ATATÜRK, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri; Orhan TÜRKDOĞAN, Atatürk’te Millî Devlet Anlayışı, s.73; Prof.Dr. Utkan KOCATÜRK, Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri, 1971, 2.Baskı.       

[6] A. Rustow DANKIVART, Devlet Kurucusu Olarak ATATÜRK, 1969, SBFD, No:280’den aktaran: Orhan TÜRKDOĞAN, Atatürk’te Millî Devlet Anlayışı, s.73.   

[7] Prof.Dr. Arnold TOYNBEE, Türkiye Tarihi, s.156. Keza George S. HARRİS, Türkiye’de Komünizmin Kaynakları, 1975, s.50; Orhan TÜRKDOĞAN, Atatürk’te Millî Devlet Anlayışı, s.73.   

[*] Necabet: Temiz bir soydan gelme, soyluluk (Türk Dil Kurumu Türkçe Sözlük).

[8], [10] Utkan KOCATÜRK, Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri, s.183-185; 187. 

[9] Prof. Uriel HEYD, Ziya Gökalp, and Foundation of Turkish Nationalism, 1950, s.170’den aktran: Orhan TÜRKDOĞAN, Atatürk’te Millî Devlet Anlayışı, s.76.      

[11] Xenophobia: Türkçeleştirilmiş haliyle Zenofobi, dünyanın çivisinin çıktığı bu günlere ‘cuk’ diye oturan bir sözcük. Radikal politikalarla, ötekileştirmeyle, savaşla, kargaşayla, kaosla, işsizlikle ve göç ile beslenen sosyal ve psikolojik bir durum.

Yabancıdan korkma ve yabancıya karşı duyulan aşırı güvensizlik hali… Bir başka deyişle yabancı fobisi. Bkz. https://www.gizushka.com/kelimekolik-zenofobi-xenophobia-nedir/

[12] Prof. Afet İNAN, Türk Kültürü Dergisi, Sayı: 13, s.115; Prof. Fahir ARMAOĞLU, Atatürk’ün Dış Politika Meseleleri, Tercüman Gazetesi, Atatürk Semineri, 1 Mayıs 1981.   

[13] Orhan TÜRKDOĞAN, Atatürk’te Millî Devlet Anlayışı, s.78. 

[14] Bkz. Prof. Fahir ARMAOĞLU, Atatürk’ün Dış Politika Meseleleri, Tercüman Gazetesi, Atatürk Semineri, 1 Mayıs 1981.       

[15] Prof. Afet İNAN, Medenî Bilgiler ve Mustafa Kemal Atatürk’ün El Yazıları, 1969, s.351.     

[16] ATATÜRK’ÜN Söylev ve Demeçleri, s.353.

[17] Hikmet BAYUR, T.D.K, Türk Dili, 1938; ND, 33, s.16; Orhan TÜRKDOĞAN, Atatürk’te Millî Devlet Anlayışı, s.87.

[18] Prof. Afet İNAN, Medenî Bilgiler ve Mustafa Kemal Atatürk’ün El Yazıları, s.371-372.     

[19] Prof. Afet İNAN, 1923 İzmir İktisat Kongresi Açılış Konuşması, Devletçilik İlkesi, s.34-41; Orhan TÜRKDOĞAN, Atatürk’te Millî Devlet Anlayışı, s.94.     

[20], [21], [22] Mustafa KEMAL, Eskişehir-İzmit Konuşmaları (1923), İstanbul, 1999, 3.Basım, Kaynak Yayınları, s.66.

[23] Sedat ŞENERMEN, Gazi Mustafa Kemal’in İslâm /Kur’an Kültürü, İstanbul, 2013, 2.Baskı, Togan Yayınları, s.33-35.

Yorum Ekle
Gönderilen yorumların küfür, hakaret ve suç unsuru içermemesi gerektiğini okurlarımıza önemle hatırlatırız!
Yorumlar
Yükleniyor..