Sosyal medya artık cebimizde taşıdığımız bir dünya olmaktan çıktı; içine hapsolduğumuz devasa bir akvaryuma dönüştü. İş hayatımızı kolaylaştırıyor, alışverişi hızlandırıyor, iletişimi saniyelere indiriyor… Buraya kadar her şey modern çağın kaçınılmaz bir parçası.
Ancak madalyonun diğer yüzü, bir süredir sadece “kolaylık” değil, derin bir akıl tutulması sinyali veriyor. O ışıltılı ekranlar, giderek büyüyen bir dezenformasyonun ve karakter erozyonunun vitrini haline gelmiş durumda.
Eskiden gazeteciliğin, haberciliğin hatta sıradan bir bilgiyi aktarmanın bile bir kuralı vardı: “Bir haberi en az üç kaynaktan doğrulamadan yazma.” Yani önce doğruluğundan emin ol, sonra sorumluluğunu al. Bugün ise doğruluk çoğu zaman ikinci planda. Önemli olan “farklı görünmek”, dikkat çekmek ve mümkünse daha fazla izlenmek.
Telefonunun kamerasını açan herkes kendini bir sahnenin ortasında, görünmez bir kalabalığın karşısında zannediyor. Ne bir süzgeç var ne de bir etik sınır…
Sokakta, bir kafede ya da en mahrem alanımız olan evlerimizde ekranı kaydırdığımızda karşımıza çıkan manzaralar artık çoğu zaman “bu kadar da olmaz” dedirtiyor. On beş yaşındaki bir gençle yetmiş yaşındaki bir insanın, sadece birkaç saniyelik dikkat uğruna aynı yarışın içine girmesi, aslında başlı başına sosyolojik bir alarmdır.
Anlamsız danslar, abartılı hareketler, estetik kaygıdan uzak görüntüler… “Altı kaval üstü şişhane” tabirini hatırlatan, neye hizmet ettiği belirsiz içerikler… Üstelik bu durumun artık bir sınırı da kalmadı; genci-yaşlısı, eğitimlisi-eğitimsizi fark etmeksizin herkes aynı “ilgi odağı olma” arzusunun peşinde.
Oysa mesele sadece paylaşmak değil. İnsan beyni, beğenilme ve onaylanma karşısında ödül mekanizmasını devreye sokar. Yani aslında aranan şey görünür olmak ve takdir edilmektir. Ancak bu ihtiyacın, insanın kendi saygınlığından ve duruşundan ödün verecek noktaya gelmesi, normal bir durum değildir.
Elbette sosyal medya doğru kullanıldığında bilgiye erişimi kolaylaştıran, toplumsal farkındalık oluşturan güçlü bir araçtır. Ancak bugün tanıklık ettiğimiz tablo; faydadan çok, ölçüsüz bir teşhir ve giderek derinleşen bir değer aşınmasıdır.
Birkaç bin beğeni, on binlerce izlenme… Gerçekten bir insanın kendi ağırlığından vazgeçmesine değer mi?
“Oynatmaya az kaldı” değil, çoktan başladık…
Fatih Erkoç’un o meşhur şarkısındaki sözler, belki de hiç bu kadar anlam kazanmamıştı. Bugün karşı karşıya olduğumuz tablo, bireysel bir tuhaflıktan öte; toplumsal bir kimlik aşınmasının açık göstergesidir.
Bu içerikleri üretenlerin psikolojik ve sosyolojik açıdan incelenmesi artık bir tercih değil, gerekliliktir. Çünkü bugün “eğlence” diye geçiştirdiğimiz bu görüntüler, yarının kültürel yapısını doğrudan etkiliyor.
Endişeliyim…
Güzel bir anı, estetik bir kareyi paylaşmanın elbette bir anlamı vardır. Ancak yalnızca bir “tık” uğruna sergilenen bu ölçüsüzlüklerin, bu haysiyet kayıplarının hiçbir makul açıklaması olamaz.
Sosyal medya bizi birbirimize bağlarken, acaba bizi öz değerlerimizden de koparıyor mu?
Belki de artık kamerayı dünyaya değil, kendimize çevirmenin zamanı gelmiştir.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Sibel BARUTCU
Bir Tık Uğruna Kaybolan Haysiyet
Sosyal medya artık cebimizde taşıdığımız bir dünya olmaktan çıktı; içine hapsolduğumuz devasa bir akvaryuma dönüştü. İş hayatımızı kolaylaştırıyor, alışverişi hızlandırıyor, iletişimi saniyelere indiriyor… Buraya kadar her şey modern çağın kaçınılmaz bir parçası.
Ancak madalyonun diğer yüzü, bir süredir sadece “kolaylık” değil, derin bir akıl tutulması sinyali veriyor. O ışıltılı ekranlar, giderek büyüyen bir dezenformasyonun ve karakter erozyonunun vitrini haline gelmiş durumda.
Eskiden gazeteciliğin, haberciliğin hatta sıradan bir bilgiyi aktarmanın bile bir kuralı vardı: “Bir haberi en az üç kaynaktan doğrulamadan yazma.” Yani önce doğruluğundan emin ol, sonra sorumluluğunu al. Bugün ise doğruluk çoğu zaman ikinci planda. Önemli olan “farklı görünmek”, dikkat çekmek ve mümkünse daha fazla izlenmek.
Telefonunun kamerasını açan herkes kendini bir sahnenin ortasında, görünmez bir kalabalığın karşısında zannediyor. Ne bir süzgeç var ne de bir etik sınır…
Sokakta, bir kafede ya da en mahrem alanımız olan evlerimizde ekranı kaydırdığımızda karşımıza çıkan manzaralar artık çoğu zaman “bu kadar da olmaz” dedirtiyor. On beş yaşındaki bir gençle yetmiş yaşındaki bir insanın, sadece birkaç saniyelik dikkat uğruna aynı yarışın içine girmesi, aslında başlı başına sosyolojik bir alarmdır.
Anlamsız danslar, abartılı hareketler, estetik kaygıdan uzak görüntüler… “Altı kaval üstü şişhane” tabirini hatırlatan, neye hizmet ettiği belirsiz içerikler… Üstelik bu durumun artık bir sınırı da kalmadı; genci-yaşlısı, eğitimlisi-eğitimsizi fark etmeksizin herkes aynı “ilgi odağı olma” arzusunun peşinde.
Oysa mesele sadece paylaşmak değil. İnsan beyni, beğenilme ve onaylanma karşısında ödül mekanizmasını devreye sokar. Yani aslında aranan şey görünür olmak ve takdir edilmektir. Ancak bu ihtiyacın, insanın kendi saygınlığından ve duruşundan ödün verecek noktaya gelmesi, normal bir durum değildir.
Elbette sosyal medya doğru kullanıldığında bilgiye erişimi kolaylaştıran, toplumsal farkındalık oluşturan güçlü bir araçtır. Ancak bugün tanıklık ettiğimiz tablo; faydadan çok, ölçüsüz bir teşhir ve giderek derinleşen bir değer aşınmasıdır.
Birkaç bin beğeni, on binlerce izlenme… Gerçekten bir insanın kendi ağırlığından vazgeçmesine değer mi?
“Oynatmaya az kaldı” değil, çoktan başladık…
Fatih Erkoç’un o meşhur şarkısındaki sözler, belki de hiç bu kadar anlam kazanmamıştı. Bugün karşı karşıya olduğumuz tablo, bireysel bir tuhaflıktan öte; toplumsal bir kimlik aşınmasının açık göstergesidir.
Bu içerikleri üretenlerin psikolojik ve sosyolojik açıdan incelenmesi artık bir tercih değil, gerekliliktir. Çünkü bugün “eğlence” diye geçiştirdiğimiz bu görüntüler, yarının kültürel yapısını doğrudan etkiliyor.
Endişeliyim…
Güzel bir anı, estetik bir kareyi paylaşmanın elbette bir anlamı vardır. Ancak yalnızca bir “tık” uğruna sergilenen bu ölçüsüzlüklerin, bu haysiyet kayıplarının hiçbir makul açıklaması olamaz.
Sosyal medya bizi birbirimize bağlarken, acaba bizi öz değerlerimizden de koparıyor mu?
Belki de artık kamerayı dünyaya değil, kendimize çevirmenin zamanı gelmiştir.