SON DAKİKA
Hava Durumu
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.

Ben, akıl, Kur’an ve İslam’ın evreni!

Yazının Giriş Tarihi: 14.08.2022 11:25
Yazının Güncellenme Tarihi: 14.08.2022 11:25

Ben”, AKIL VE KUR’AN IŞIĞINDA 1400 YILLIK SÜREÇTE İSLAM’IN EVRENİ

 

1. İslam’ın İman Esaslarına Kadere İmanİnancını Katmak, Akıl Düşmanlığının Eseridir

Bugünlerde 75 yıldır Kur’an ve Allah’ın dini İslam konularında düşünen, yazan öğrenen/öğreten Saygıdeğer Bilim İnsanı Prof. Dr. Hüseyin Atay hocamızın Destek Yayınları’ndan çıkan gözden geçirilmiş 4. Baskısı “ben Akıl ve Kur’an Işığında 1400 Yıllık Süreçte İslam’ın Evreni[1] adlı kitabını okuyorum.

Öncelikle Hüseyin Atay Hocamızı tanımak lazım. “İslam’da imanın şartı kaçtır?” sorusuna 1960 yılında “Kur’an’da İman Esaslarının Tespiti ve Müdafaası” adındaki Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde hazırladığı doktora teziyle “İslam’da imanın şartı 5’tir; yani Kur’an’da kadere imanın olmadığını” açıklayarak cevap vermiştir. Bu tezi nedeniyle kendisine hiç itiraz edilmedi. Daha sonra bu tezi, ilk baskısı 1961’de olmak üzere birkaç kez “Kur’an’a Göre İman Esasları” adıyla yayımlanmıştır.

Kur’an’da iman esasları 5’tir” diyen Hüseyin Atay Hocamız, bunu, ilgili üç ayeti delil göstererek tezini Kur’an’ı kaynak göstererek açıklamıştır (Bkz. Bakara/177, 285; Nisâ/136).[2]  

İnsanın özgür olduğunu ve kişinin kendi iradesiyle dilediğini seçme hürriyetini açıklayan Kur’an’da onlarca ayet vardır.

Bir örneği şöyledir: “Şüphesiz Biz, insanı karışık bir nutfeden oluşturduk. Onu yıpratacağız/yükümlülükler vereceğiz. Bu nedenle onu çok iyi işitici, çok iyi görücü yaptık; iyiyi kötüyü ayıracak bilgileri yollayarak bilgilendirdik. Şüphesiz Biz, ona yolu gösterdik, İSTER kendisine verilen nimetlerin karşılığını ödeyen (şâkiran//şükreden/iman eden) biri OLSUN, ister nankör (kefûran/inkâr).” (İnsan/2-3)

Kur’an’da durum böyle iken “kadere iman vardır” söylemi ile ortaya çıkan Emevi Devlet düzenine toplumu şartsız zihinsel tutsak kılan körü körüne biat anlayışını sistemleştiren ve böylece İslam coğrafyasının bünyesine şirk hançerini saplayan İmam Eş’ari’yi Hüseyin Atay Bey şöyle açıklıyor eserinde:

“Oysa Kur’an’da insanın özgür istenci/iradesi olmadığına, yani Tanrısal kaderin olduğuna inanç (kadere iman) bin yıldan beri Ebu’l-Hasan Eş’ari tarafından ehli sünnet olarak adlandırılan mezheplerin baş tacı yapılmıştır. Eş’ari, Kur’an’ın insana yüklediği sorumluluğu o denli kıskandı da kendi kitabında onu düşünemez, istençsiz, güçsüz bir robot olarak anlatmaya çalıştı. Bu amacını bin yıllık İslam tarihinde Müslümanlara egemen kıldı ve Müslümanların başına çorap örgüsü gibi ördü. Çünkü bin yıldan bu yana Müslümanlara egemen olan akıl düşmanlığı yapılarak içtihat etme, düşün üretme yerine şunun bunun saçma ve yanlış yorumları egemen kılınmıştır.” [3]

Eş’ari’nin bu kaderciliğinin etkisi sonucu İslam dünyası bin yıldan bugüne Ortaçağını yaşamakta ve Batı dünyası karşısında aciz kalmakta, insanlaşmak ve uygarlaşmak ülküsünü bir türlü gerçekleştirememektedir.

Hüseyin Atay Bey ayrıca, Kur’an’ın iki önemli davasının olduğunu beyanla onları da şöyle açıklamaktadır:

* Kur’an’ın ilk davası, İslam’ın, Allah’ın tarih boyunca bütün Elçilere bildirdiği din olduğunu ileri sürmesidir.[4]

* Kur’an’ın ikinci davası ise, İslam Dini’ni fıtrat/yaratılışa en uygun din olarak ortaya koymasıdır. Bunun için bir adı da “Hanif Dini”dir.[5]

Bundan dolayı Kur’an, Elçi İbrahim’e “Hanif” ve “Müslim” adını vermiştir.[6] Kur’an’da tüm Allah Elçileri “Müslim” olarak anılmakta[7] ve Allah’ın Dini’nin “İslam” olduğu açıklanmaktadır. [8]  İslam Dininin doğuştaki saf yaratılışa ve akla dayanması, tarih boyunca insanlığın dini olmasını sağlamıştır.

2. Allah, Kur’an’la İnsanın Aklını Destekliyor

Yüce Allah, yarattığı en değerli varlık olan insanın düşüncesizce davranışlarda bulunduğunu göstermek ve düşünerek iş yapmasını sağlamak için bir bildiri/vahiy gönderdi. Bunu da insanlarla kolayca ilişki kurabilecek ve benzer gereksinmeleri olan bir insanla yaptı. Yüce Allah’ın elçilere ve özellikle Elçi Muhammed’e (a.s) gön­derdiği bildirimin aklı desteklemek için geldiğini anlayanlardan biri olan Muhammed Ebu Mansur Maturidi olduğunu Tevhid kitabında görüyoruz. Maturidi bu konuda üç ilke ortaya koyuyor. Aklın üç ilkesi yani aklın ortaya koyduğu üç ilke üç kavramla özetlenebilir.

Maturidi ve Akıl

(1) Gerekli: Bir nesnenin gerekli, yani olamazlığı olmayan bir gereklilik kavramı. Buna Arapça “vücub” denir.

(2) Olamaz - Olursuz: Aklın ikinci kavramı, olamaz, yani bütün yönden yokluk ve var olamayacağı bildirir. Buna Arapça “mümteni” denir.

(3) Olurlu: Aklın bir nesne için varlık yanı da yokluk yanı da olan olurlu kavramını üretir. Buna Arapça “mümkün” denir.

Yüce Tanrı insana bildirim gönderirken bu üç kavrama göre gönderir ki insan bildiriyi çok açık anlasın.

- Bunun için, aklın gerekli olduğunu kabul ettiği nesneye karşı olan bir bildiri göndermez. Böylece gönderilen bildirimi (vahyi) akıl benimser ve kendine destekleyici olarak geldiği için onu işleme koyar. Bu açıdan Kuran’ın bildirimi akla uygun olduğundan insan da onu kabul eder. Çünkü akıl, iyinin iyi ve kötünün kötü olduğunu bi­lir. Bunu benimsemek insana kolay gelir.

- Olamaz olan, olursuz nesneler için de bildiri gelmez. Onlar akla aykırı olduğu için onlar için bildiri gelmesine gerek olmaz.

- Vahiy ancak olurlu, var olması olabilir ya da var olmaması da olurlu nesneler hakkında gelir.[9]

Sayın Atay, bunlara uygun örnekleri şöyle veriyor:

Örnek: İnsanın Tanrıya yalvarışı, tapınması olurlu olan nesnelerindendir. Bunun biçimini vahiy ile yüce Tanrı’nın bildirmesi olurludur. Bunlar bireyi de toplumu da ilgilendiren olgulardır. Ancak toplumda insanlar arasında adaletin olması gereklidir, çünkü toplum olmakla ilgilidir. Vahiy gelmeden önce de diğer toplumlarda adalet işleri yürütülüyordu. Kur’an buna pek çok önem verip onun öldükten sonraki yaşamda da etkisinin görü­leceğini bildirerek gerekli bir din ilkesi olduğunu belirtmiştir.

Buraya Aristoteles’in akıl için çok önemli bir sözünü al­mak istiyorum. Ne İslam’da ne de Hıristiyanlıkta Aristoteles’in bu sözünü değerlendirene rastladım. Herhalde Hıristiyanlığın akılla tutacak tarafı olmadığı için değerlendirilmediği insanın aklına geliyor. Buna karşılık saçma sözlerinin bile akıllıca olduğunu söylemekten de geri kalmıyorlar. Onların aklını çarmıha gerdiren Hz. İsa’nın üçlü tanrıdan biri olmasıdır. En kibar, nezaketli sözü Kur’an deyimliyor:

İsa annesi ile yemek yiyendir.” (Maide/75)”

Üç Tanrı bir Tanrı gibi çalışıyor. Üçü hem Tanrı hem birlik­te çalışıyorlar. Akıl bunun neresinde!

Mesih yok iken, Tanrı iki miydi? Meryem hamile değilken
Mesih var mıydı? Neredeydi?

Aristoteles diyor: “Akıl her zaman doğrudur. Ancak eğilim, imgelem bazen doğru olur bazen de yanlış.” [10]

İnsanda değişik algı, kavrama ve yönlendirme güçleri bulunmaktadır. Akıl, zekâ, hayal, arzu, eğilim; bunların her birinin insanın doğal olarak bulunduğu ayrı durumlarda davranışları­na, gereksinmesinin çeşitlerine göre iç ya da dış dünyasına etki edecek güçleri ve yönlendirmeleri olduğu için aklın dışındaki­lerin etkileri doğru da olabilir yanlış da olabilir. Onun için insa­nın bunlarda yanlışa düşmemesine ve birini diğerinin yerinde kullanmamasına özen göstermesi gerekir. Oysa insanlar bütün işlerini akıl ile yaptıklarını sanırlar. Yanlış yaptıklarını anlamaz ve anlarsa bile kabul etmezler. Burada insanın yanlışını anla­ması ve yanlıştan korunması için bilgi ve bilim en önemli ölçü ve koruyucudur. Yalnız burada akla en önemli görev olarak gö­rülen, bütün nesnelere ad verenin insan olmasıdır. Çünkü dili de akıl yapar, yaratır. Bütün nesnelere ad veren de akıldır.

İslam dünyasında bunu anlayan birkaç kişiden biri Cahız’dır. Kur’an’ın akla güvenip ona dayanmasından esinlenerek aklı yüce Tanrının vekili olarak deyimlemiştir. Mutezili olduğundan kim­senin Cahız’ı çağımıza kadar görmek ve adını anmak özgürlü­ğünü gösterdiğine rastlamadım. Yalnız Dr. Zeki Necip Mahmud, “Arap Düşüncesini Yenileme” (Beyrut, 1971) adlı kitabında tanıttı.(H.A.s.57)

3. Bilimin Kaynağı Akıl

Duyuya duyu diyen akıldır, akla akıl diyen akıldır. Çünkü dili yaratan akıldır.

“Akıl, Tanrının vekilidir.” (Cahız)

“Akıl, Tanrıdan bir vahiydir.” (Cemal Benna)

“Akıl, Tanrının okunmayan (sözsüz) vahyidir.” (Hüseyin Atay)

İslam dininin iki kaynağı vardır: Akıl ve Kuran.

* Kanıtla (burhanla) bilinen nesnelere akıl yargısını verir, Kur’an onu destekler.

* Olurlu nesnelerde Kur’an yargı verir, akıl onu destekler.  

Akıl yanılmaz, yanılan zekâ ve insanın eğilimleridir.

Bunun için Kur’an, akla teslim edilir, akıl Kur’an’ı nasıl anlarsa, Kur’an o anlamda anlaşılır. İnsanın özgün varlığı ve kişiliği vardır. İn­sanın bedeni varlığının içinde onu yöneten ruhu, nefsi ve aklı, özgür istenci vardır. Bunlarla insan diğer bütün yaratılmış var­lıklardan üstündür. Yüce Tanrı’nın yarattığı söz ile seslendiği, ona kimsenin ve kendisinin bile bilemediği yardım etme bilgisi verdiği, bir ilişkisi olduğu gibi, bütün insanlara bilgi gönderdiği seçkin insanlar da vardır.

Bunları Tanrı kendisi seçer ve onlara bilgi (vahiy) gönderir. Bunlara Tanrı’nın elçisi ve ona bilgi verilen anlamında elçi denir. İşte Kur’an da elçi ve sözcü olarak seçilen Muhammed’e gönderdiği bilgi kitabıdır.

Akıl, Tanrının vekilidir. Tanrının insana yaptıracağı işleri akıl yapar. Akıl her insana verilmiş evrensel gösterge (hidayet) yöntemidir. İnsanı diğer bütün yaratıklardan üstün kılan nitelik düşünebilmesidir. İnsan düşünmeyle sorumludur. İnsanda aklın yarattığı en önemli insanlık belgesi insanın dil (konuşma) yapmasıdır. İnsanın soluk alma, yemek yeme organları bulunmaktadır. Bu organların birbirine çarpması ya da vurması ya da sürtünmesi bir ses oluşturmaktadır. Akıl bu sese bir ad ver­mektedir. İnsan bu sesi oluşturduğu ve çıkardığında, diğerleri o adın gösterdiği nesneyi anlıyor ve böylece insanlar birbirleri ile anlaşıyorlar. Neyi istedikleri ya da neyi istemediklerini bir­birine anlatma o sesin gösterdiği ad ile oluyor. İşte bu dil yapma gücü insanı diğer varlıklardan ayırıyor.

Benim çok beğendiğim aklın bu işlemi bütün ulusların ben­zer eylemi ve işlemi değişik adlarla yapmasıdır. Dikkat edin yakın köylerin insanları bile aynı adı değişik biçimde ve sesle eylemleştirmektedir. Biraz uzak olan başka yerde dağda, dağın arkasındaki insanda aynı yerden değişik biçimde eylemleştirdiği ses aynı anlamı veriyor. Uzak milletlerin dillerinden örnek verelim:

Elma, apple, tuffah, aynı nesnenin değişik dillerde değişik söylemleri ve deyiş adı oluyor. Bu dili insanın aklı yapıyor. Demek ki akıl her insanda aynı işi yapıyor. İşte insanda akıl budur. Amerikada iken dikkat ettim, onların sığırları da bizim sığırlar gibi böğürüyor, çünkü aklı yoktur. Tanrı’nın sanatı hayvanın boğazını öyle yarattı.

Akıl seslerle adlandırdığı adların bir de kâğıt üzerine çizimlerini belirtti. Her adın sesi ayrı, çizimi de ayrı oldu. O çizimi gören o sesi çıkarıyor ve o adı söylemiş oluyor. Böylece hem sesle hem de yazıyla insanlar arasında konuşma, anlaşma, ileti­şim sağlanıyor.

Tanrı insana yol göstergesi olarak aklı verdi. Ancak insa­na akıl yetmedi. Ayrıca insanın yaptığı dil ile ona ek ve yar­dımcı bilgiyi de elçilerle gönderdi. Tanrının insanla iletişim kurması insanın yarattığı dil yoluyla oldu çünkü insan ancak kendi dili ile gönderilen öğretiyi duyar, okuyarak öğrenebilir. Tanrı’nın gönderdiği ulusla kendi dili ile iletişim kurması Tanrı’nın en önemli sanatlarından biri sayılır. Son elçi olarak gönderdiği Muhammed’in dili Arapça olduğu için gönderdiği bilgilerin toplandığı kitabın adı da Arapça olarak “Okuma-Kur’an” adı­nı aldı. İnsanın yarattığı dili kendi fiziki yapısına ve varlığına göre yapma yeteneği vardı. İnsanın fiziki varlığı evrendeki var­lıkların parçalarından düzenlendi. İnsan dilini kendi organla­rının çalışmasına göre uyguladı ve onlara yapacakları uygun görevlerin nasıl çalışacağını düşünerek onlara adlar ve eylem­ler belirledi. İnsanın günümüzde gereksinimi olan organlarına ad verdiği gibi o organların çalışması ya da devinimi durum­larında ortaya koydukları eylemlere, olaylara nitelikler adını verdi. Örnek: Elin kendisi bir organ olarak özdeş bir varlık, bir de yaptığı bir eylem vardır. O eylem onun niteliğidir. On­dan ayrılmaz. Göz de, bacak da, kol da, insanın bütün varlığı da kendine özgü eylemlerle birleşiktirler. İnsanın bütün organlarının işlemesi ve eylemler meydana getirmesinin adları insanın dilinde, konuşmasında kullandığı anlatım ve iletişim sesleri ya da yazılarla ortaklaşa kullanılmaktadır.

Tanrı insana bir nesneyi anlatmak ve bilgi vermek istediğinde insanın yarattığı dili kullanıyor. İbranca da Arapça da gökten inmiş diller değildir. Kuşkusuz, insanın yarattığı dili kendisini çevreleyen fizik dünyasının öğelerini aşmaya elverişli değildir. Burada anlatmaya çalışacağım Arapçanın değil, hiçbir dilin Tanrı’nın var ettiği dil olmadığıdır. Kur’an’ın sırf insanın icat ettiği bir dil olduğu halde, Tanrı o dilde güzel, yüce anlamları, anlamak isteyenlere, öz akıllılara anlatma biçemini kullan­mıştır. Araplar ve az düşünenlerin felsefe sözcüğüne düşman olmalarından dolayı Tanrı Kur’an’da insanın Arapçası ile felsefe yapmıştır demeliyim.(H.A.s.58-60)

4. Son Elçi Muhammed’e (a.s) Ve Ondan Önceki Elçilere Gelen Sözlü Bildiri – Vahyin Öncelikli İndiriliş Amacı

Yüce Tanrı Kur’an’ı Elçi Muhammed’e (a.s) bildirmeden önce de ta­rih boyunca birçok elçi ve uyarıcı göndermişti. Hz. Muhammed’e indirdiği Kur’an’dan sonra kendisinin insanlığa olan bu sözlü bil­gisini kesmesi ile insanlık tarihinde çok önemli bir olayın oluştu­ğu niye kimsenin umurunda olmadı? En çok da Kur’an’a inanan­ların düşünmesi gereken bir olgu olarak görülmeliydi.

* Elçi Muhammed’den önceki elçilere olan Tanrı’nın sözlü bilgisinin amacı doğru inançla yanlış inançları düzeltmekti. Tarih­teki elçilerin başarısı ve başarısızlıkları Kur’an’da özetlenmiştir. Kur’an’da inanç (iman) sözcüğünün öznel /sübjektif olduğu açıkça anla­tılmaktadır. Öznel olduğu için kesin doğruyu yansıtmamakta, yalan ve ikiyüzlülükten kurtulamamaktadır. Sürekli sözlü bil­gi gönderip onu düzeltmek istenilen amaca ulaştırmamaktay­dı.

* Yüce Tanrı, Elçi Muhammed’e (a.s) gönderdiği Kur’an’ı bilim ve akılla gerekçelendirdi. Çünkü akıl, kesin doğruyu söylediği gibi inancı da bilime oturttu. İnanç, bilime dayanacaktır. Çünkü bi­limde aldatma ve yalan olmaz. Bilim nesneldir/objektifdir, herkes ondaki yalanı ve aldatmayı anlar, aldanmaz, aldatılamaz. Bunun için Yüce Tanrı Kur’an’ı gönderdi ve onu akla, aklın ürettiği bilime teslim etti. Bundan dolayı akıl çalıştıkça bilim yapacak ve bilim artıkça insan, hem Kur’an’ı hem de Kur’an’da olmayanı bilimsel olarak anlayacaktır.(s.59-61)

Akıl, Tanrının vekilidir. Muhammed yalnızca Tanrının elçisidir, vekili değildir (ben sizden sorumlu değilim).” (En’âm/66; Yûnus/108; Şûrâ/6)

Kur’an, Tanrı’nın sözü (yarattığı sözcük),

Akıl da Tanrı’nın ya­rattığı ve insana verdiği bir anlama, bilim yapma yetisidir.

İki­si de Tanrının yaratmasıdır.

Ancak Tanrı’yı, Kur’an’ı ve insanı gereği gibi anlayamayan kısa bilgililer aklı, insanın kendi icadı sanıyorlar. Böylece Tanrı’nın yapısı olan Kur’an ile insanın yapısı olan aklı karşı karşıya getirerek çarpıştırıyorlar. Kuşkusuz Tanrı’nın yapısı en üstün gelmelidir. Mantıkları böyle çalışınca “akıl işe yaramaz, o bir nesne” diyemeze tutulmuşlar. İslam’ı da, Kur’an’ı da, insanı da anlamamışlardır. Oysa akıl da Tanrı vergisi Kur’an da Tanrı vergisi olunca arada söz söyleyecek durum kal­maz.

Akıl önce Kur’an sonra verilmiştir.

Kur’an aklın yetkisine ve anlayışına bırakılmıştır.

Akıl, onu anlayacak ve insanlara anla­tacak.

Akıl, Kur’an’ı evrensel, zaman ve yer aşımıyla anlayacaktır.

Doğrusu, düşünen uluslar için bunda belgeler vardır.” (Ra’d/4)

5. Müslümanların İslam’ı Yaşama Tarihi Üç Evrede Özetlenebilir

Saygıdeğer Hüseyin Atay Hocamız, eserinde İslam’ın Tarihini şöyle üç evreye ayırıyor:

– Kur’an’ın İslam’ı: Kur’an’ın dini, Kur’an’ın uygulandığı tarih; 610-632 yılları arasında Elçi Muhammed’e vahyedilip uyg­ulamasını yaptığı evre. Bu, Elçi Muhammed’e yüce Tanrı’dan vahiy gelmeye başladığı 610 tarihinden Elçi Muhammed’in öldüğü 632 tarihine kadar sürer. Yüce Tanrı Kur’an’da da kimi zaman aralıklarla, kimi zaman da aynı anda her ulusa elçiler, bir uyarıcı ile insanlara sözlü öğüt ve bilgiler gönderdiğini bildirmiştir (Fâtır/24)

– Ulemanın (âlimlerin) İslam’ı: İslam’ın ikinci evresi ulemanın İslam’ı dediğimiz dönem, Ebu Bekir’in başkan olduğu 632 yılından başlar, Mutezile’nin 861 yılında yasaklanmasına yaklaşık kadar 230 yıl sürer. İslam’ın ilk uygulayıcılarının evresi ki özgür bilginler akılları ile medeniyeti kurdular. İki yüz otuz yıl sürmüştür. Bu dönemde bilginlerin özgür düşünceli olmaları ve ona göre dav­ranmaları ulemanın İslam’ı dememizin nedenidir. Bu dönemde İslam bilginlerinin iki temel kaynağı vardı:

* Birincisi akıl,

* İkin­cisi Kur’an’dı.

Birinci hicri (yedinci) yüzyılda hadis rivayeti yasak olduğu için bilen de bilmeyen de hadisten söz etmiyordu. Bütün bilim insanları kendi düşünceleri ile bilim üretiyordu. Başkasından duyduğu ya da işittiği bilgiye göre bilim üretmiyordu. Başkasın­dan alıntıda bulunmuyor ve ona uymuyordu. Bunların düşüncelerinin, ürettikleri bilgilerin doğru olması gerekli değildi. Ge­rekli ve doğru olan ürettikleri bilgilerin kendilerinin olmasıydı. İslam da çok yeni idi, alanı da insanın bütün yaşamı ve her türlü gereksinimiydi. Ancak hicri ikinci (miladi sekizinci) yüzyılda hadis yazımına izin verildi ve üçüncü hicri yüzyılda (dokuzun­cu miladi) hadis rivayeti her tarafı kapladı.

* Birinci yüzyılda akıl ve Kuran toplumun yönlendirilmesine hâkim iken;

* Üçüncü hicri yüzyıldan sonra akıl yasaklandı ve Kur’an da ihmal edildi.

– Avamın İslam’ı: 861 yılından günümüze dek süren bin yüz altmış bir yıllık tarih ise avamın İslam’ını simgeleyen tarihtir. Bu dönemden sonra, yani 861 yılından sonra avamın bilgisiz insanları dönemi başladı. Bu geçen bin yüz altmış bir yılı da üç aşamaya bö­lüyorum. Bu avamın uyguladığı gerileme, yıkılma ve dağılma, birbirine düşman olma evresi şimdi de sürmektedir.(H.A.s.93-94

6. İslam’da Yeni­lik, İnsanlaşma/Uygarlaşma Akıl Ve Kur’an’la Olur.

Bilimin Varlığından Yokluğuna

Burada bir toplumun nasıl medeniyet kurduğuna örnek vermeye çalışacağım. Doğu’da ve Batıda bilinen, tarihe damgasını vurup yerini alan İslam medeniyetine bakalım. İslam adı altında dünya çapında bir dünya medeniyetinin varlığını herkes onaylıyor. Bu evrensel tarih olayının nedeni üzerinde kalem oynatanı görmedim. Kolayından işte Kur’an diye yanıt vermek yeterli değildir. Öyle olsaydı bugün Kur’an yine ellerinde olan­lara bu medeniyet niye söndü, gitti, diye sorulur.

Kur’an’ın getirdiği İslam dininin varoluş nedenini yıllarca önce söyledim ve Cezayir’deki bir toplantıda konuşmasını yaptım. Dünyada üç evrensel medeniyet var oldu. Yunan medeniyeti, İslam medeniyeti, Batı medeniyeti. Yunan medeniyeti insanların yaptığı medeniyet, İslam medeniyeti İslam dininin yaptığı medeniyet, Batı medeniyeti Hıristiyanlığın değil, Hıris­tiyan milletlerin yaptığı medeniyettir.

Dünya medeniyeti olma­nın iki koşulu vardır.

Birinci koşul evrenin varoluşunun felsefesini yapmak.

İkinci koşul zamanlarındaki bütün bilim dallarına el atmakla kalmayıp yeni bilim dalları var etmek. Çin, Hint, Mezopotamya ve Mısır gibi olan medeniyetler bölgeseldirler.

Yunan medeniyeti Aristoteles’te en yüksek düzeyine çıktı ve orada dondu, ancak dokuz yüz yıl egemenliğini sürdürdü. Bertrand Russell’a göre iki bin yıl sonra Francis Bacon (1561- 1626) Aristoteles’in otoritesini yıktı.

Tümdengelim yerine tümevarım deneysel mantığını koydu.

Oysa Kur’an, deneysel bilgi kuramını Aristoteles’den dokuz yüz yirmi yıl sonra orta­ya koymuştu. Çünkü Kur’an, bilimin beş duyuya dayanmasını öne sürüyor. (İsrâ/36, Nahl/78, Müminûn/78, Secde/9)

Kırk beş yıl önce de dinde, sosyal bilimlerde, sonra da bü­tün teknik bilimlerde FKM’nin (felsefe, kelam, mantık) temel bilim olmasını önerdim. Bu konuları okumayan bilim üre­temez ve çelişkilerden kurtulamaz. Gittikçe bu disiplinlerin uygulamasının olumlu sonuç verdiğini görüyorum. İslam’da yeni­lik akıl (FKM) ve Kur’an’la olur. (H.A.s.95)

Saygıdeğer Hüseyin Atay hocamızın akıl ve bilimle dopdolu ömrünün imbiğinden süzülen kitabı “ben”in tamamını bir yazıda tanıtmak mümkün değil. İlgili ve meraklı okuyucuların kitabın tamamını okumak isteyeceğinden eminim. Yüce Allah’tan kendisine sağlık ve huzur içinde uzun ömürler niyaz ediyorum.

Kaynaklar;

[1] Prof.Dr. Hüseyin ATAY, “ben Akıl ve Kur’an Işığında 1400 Yıllık Süreçte İslam’ın Evreni”, İstanbul, 2020, 4.Baskı, Destek Yayınları.

[2] Prof.Dr. Hüseyin ATAY, Kur’an’a Göre İman Esasları, Ankara, 1961, s.16.

[3] Hüseyin ATAY, “ben Akıl ve Kur’an Işığında 1400 Yıllık Süreçte İslam’ın Evreni”, s.50-51.

[4] Bakara/130; Âl-i İmran/52, 64, 80; En’âm/14; Yûnus/82, 84; Yûsuf/101.

[5] “Hanif sözcüğünün kökü “batıldan doğruya/hakka yönelme” demek olduğundan dolayı, doğruya, gerçeğe, iyiye yönelen, doğru, müstakim olana “Hanîf” denmiştir. Allah’ın Elçisi İbrahim’e “Hanif” adının verilmesi buna dayanmaktadır. Çünkü putperestlikten hak din İslam’a yönelmiştir. Yine aynı anlamdan dolayı İslam dinine “Haniflik” denmiştir. Bkz. İbn MANZUR, Lisânü’l-Arab, Cilt: IX, s.57; Râgıb el-İSFEHÂNÎ, El-Müfredât, s.133, TABERÎ, Tefsîr et-Taberî, Cilt: III, s.104’den aktaran: Hüseyin ATAY, Kur’an’a Göre İman Esasları, s.5.  

[6] Hac/78; Âl-i İmran/67.

[7] Saf/9; Fetih/28; Tevbe/33.

[8] Âl-i İmran/19.

[9] Ebû Mansûr el-MÂTÜRÎDÎ, Kitâbü’t-Tevhîd, (Tercüme: Bekir TOPALOĞLU) Ankara, 2002, İslâm Araştırmaları Merkezi Yayınları, s.282’den aktaran: Hüseyin ATAY, ‘ben’ Akıl ve Kur’an Işığında 1400 Yıllık Süreçte İslam’ın Evreni, s.55.

[10] Richard McKeon, The Basic Works of Aristotle, On The Soul, (New York: Random House, 1941), s.598, 432726-27’den aktaran: Hüseyin ATAY, ‘ben’ Akıl ve Kur’an Işığında 1400 Yıllık Süreçte İslam’ın Evreni, s.56.

Yorum Ekle
Gönderilen yorumların küfür, hakaret ve suç unsuru içermemesi gerektiğini okurlarımıza önemle hatırlatırız!
Yorumlar
Yükleniyor..